Yazılarını Yakanlar…

Bazen imza günlerinde ya da e-mail`ler, mektuplar aracılığıyla, adeta bir sır verircesine ya da itirafta bulunurcasına kendilerinin de edebiyata ilgi duyduğunu söyleyiverir kimi okurlar.
O zaman anlarım ki `edebiyata ilgi duyuyorum` lafının altında aslında `edebiyatçılığa ilgi duyuyorum` iması yatmaktadır. Karşımda vaktinden evvel kararmış bir potansiyel edebiyatçı durmaktadır. `Eskiden ben de bir şeyler karalardım` diyenler de olur, alabildiğine mütevazı ve karamsar, `şiir yazardım ama artık işten güçten vaktim olmuyor` diyenler de. Sanki yazı yazmak bir gençlik hastalığıdır, kabakulak ya da bademcik gibi, genç yaştakileri ele geçiriveren bir virüs. Kimi okurlara göre de yazı yazmak boş zamanı olanlara mahsus bir lüks. Hayat gailesinde olanlar yazamaz. `Hayata atılınca yazamaz oldum` dedi bir okurum bir seferinde. Bu bakış açısına göre, ben mesela, hiç hayata atılmadım, yazmaktan hayata fırsat bulamadım demek.
Bir de yazıp yazıp yazdıklarını yok edenler var. Bunlar ilgimi çekiyor. Bir insan nasıl olur da emeğini, rüyalarını, arzularını, hayal gücünü böylesine yok etmek ister kendi elleriyle. Yazdıklarını yırttığını itiraf eden çok okur tanıdım. `Tam bir sene boyunca 400 sayfalık bir roman yazdım, sonra baktım olmamış, sevmedim, bir gecede hepsini ateşe verdim`, diyor bir okurum. Eğer doğruysa söyledikleri, kendi kendinin en büyük düşmanı olmalı. Yazılarını yok edenlerin görmeye tahammül edemedikleri kendi romanları ya da şiirleri değil aslında, kendi zaafları. Onlar kendilerini zayıf ve yaralı ve aciz görmek istemiyorlar. İstiyorlar ki mükemmel olsun her şey. Aniden `çıraklık` mertebesinden `ustalık ` mertebesine atlansın. Aradaki öğrenme, yıpranma, pişme aşamaları olmasın, her biri uzun atlama şampiyonu olma arzusunda, ellerinde ciritler hop bir kategoriden bir kategoriye. Oysa edebiyat bir yanıyla cerrahlıktır. Kendini açıp tanıma uğraşı, insanı açıp anlama işi. Yazar kendini deştiği zaman gördüğü her şeyden hoşlanmayabilir, hatta kendi zaaflarıyla karşılaşmak onu sarsabilir, ama bu tam da gerekli olandır bize, yazının yan etkisidir.
Türkiye `yi dolaştıkça, insanlardan mektuplar alıp itiraflar dinledikçe, bana öyle geliyor ki `potansiyel şairler ve yazarlar memleketi` burası. Ne kadar çok `edebiyata ilgi duyan` insan var bu ülkede? Benim anlayamadığım, nasıl oluyor da edebiyata bu kadar ilgi duyanın olduğu bir yerde kitap daha çok okunmuyor? Bizim memleketimizde edebiyata ilgi aslında `yazar olmaya ilgi`den ibaret, `edebiyat okumaya ilgi` değil. Çünkü yazarlık, uzaktan bakıldığında, bir kamusal rol olarak algılanıyor. Dişçilik, doktorluk, mühendislik gibi bu da bir meslek işte diye düşünülüyor.
Oysa edebiyatçılık bireysel bir yolculuktur. Tasavvuf ile edebiyat çok fazla ortak damar barındırır. Her ikisinde de içeriden, bireyden, içten başlar arayış ve dönüştürme arzusu, her ikisinde de `aşkınlık` arayışı, her ikisinde de `ben`in hudutlarının dışına taşabilme arayışı ve merakı … Edebiyat bir meslek değil, bir aşktır. Aşık olmayan nasıl koşamazsa maşuğun peşinden, yazıya sevdalı olmayan da bu yolda çarçabuk ayrılır berikilerden. Ve en önemlisi, her yazar, her şeyden evvel ve daima iyi bir okur olmalıdır. Bizde genel eğilim, okuma faslını tamamen atlayıp bir an evvel yazarlığa terfi etme arzusundan ibaret. Şiir okurundan fazla şair var, roman okurundan fazla romancı olmayı arzulayan. Okumadan yazmak nasıl olabilir ki? Okur olunmadan yazar nasıl olunabilir ki? Bu yüzden böylesine ham kalıyor edebiyatçı olma hayalleri, açamadan soluyor.

ELİF ŞAFAK
2006-12-26 13:08:39 Zaman

Yayınlandı: on 18 Eylül 2007 at 10:10 am Yorumlar (2)

Acıya Dair

Ve bir kadın konuşarak, bize Acı’dan söz et dedi.
Ve o dedi ki:
Acınız idrakinizi saran kabuğun kırılmasıdır.
Nasıl meyvanın çekirdeği kırılmak zorundaysa canevinin güneşi görmesi için, siz de acıyı tanımak zorundasınız.
Ve eğer yüreklerinizi yaşamlarınızın gündelik mucizeleri karşısında merak ve hayranlıkla dolu tutabilseydiniz, acınız da en az sevinciniz kadar harikulade görünürdü.
Ve yüreğinizin mevsimlerini kabullenirdiniz, tıpkı tarlalarınızdan geçen mevsimleri her zaman kabullendiğiniz gibi.
Ve hüznünüzün kışlarını dinginlikle seyrederdiniz.
Acılarınızın çoğu kendi seçiminizdir.
Acı, içinizdeki hekimin hasta nefsinizi sağaltmakta kullandığı acı ilaçtır. Onun için hekime güvenin, ilacını sessizce ve dinginlikle için: Çünkü eli ağır ve sert olsa da Görünmeyen’in müşfik eliyle yönlendirilmiştir, ve uzattığı çanak dudaklarınızı yaksa da, Çömlekçi’nin kendi kutsal gözyaşlaryıla ıslattığı kilden yapılmıştır.

   HALİL CİBRAN

Yayınlandı: on 16 Eylül 2007 at 4:31 pm Yorumlar (0)

Yine bir Can Dündar yazısı..

Çok zaman önceydi. O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu.
İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı.
Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı.
Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan.
Bir parçasına dün dedi, diğer parcasına bugün, öteki parçasına da yarın.
Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu.
Dünü düsünüp pişman oldu, yarını düşünüp telaşlandı; ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı.
Farkında olmadan rezil etti bu gününü.
Oysa yarın, bugüne dün diyor, dünde bu gün için yarın diyordu.
Bir türlü beceremedi. Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı.
Bu günü eline yüzüne bulaştırdı… Mutsuz oldu insan.
Ve ne gariptir ki yarının telaşı da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı; ama bugünü hiç yaşayamadı.
Ne yarın ne de dün!

CAN DÜNDAR

Yayınlandı: on 10 Ağustos 2007 at 12:19 am Yorumlar (0)

Bir Kadını Ağlatmak

Bir kadını ağlatmak çok zor değildir aslında. Kadınlar her şeye ağlayabilir; bir filme, bir şarkıya, bir yazıya… En az erkekler kadar yani! Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur. Eğer bir kadın yürekten ağlıyorsa, ağlatan onun yüreğine ulaşmış demektir. Ama o yüreğin değerini bilememiş olacak ki ağlatan, gözünü bile kırpmadan teker teker batırır iğnelerini yüreğe!

Işte o zaman koca bir yumruk gelir oturur boğazına kadının. Yutkunamaz, nefes alamaz; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır. Gözleri buğulanır kadının sonra. Ağlamayacağım, der içinden. Ama engel olamaz işte. Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplamaktadır… Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki bir kadın. İnce ince süzülür yaşlar gözünden; önce birkaç damla, sonra bir yağmur seli… Ve kadın ağlar; hem de çok! Sanmayın ki gidene ağlar kadın! Gidenin giderken koparttığı yerdir, onu ağlatan, orada bıraktığı yaradır. O yaranın hiç kapanmayacağını, kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın; o yüzden ağlar. Ama bilir misiniz, ağlamak kadınları olgunlaştırır. Her damla, daha çok kadın yapar kadınları.

Her damla bir derstir çünkü. Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan, ağlama niye ağlıyorsun ki, değmez onun için derler. Bilmediklerindendir böyle demeleri. Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa, ölürler. İçlerindeki zehirdir onları öldüren! Ağlayarak o zehirden kurtulur kadınlar, o irini temizlerler yaralarındaki! Çünkü bilirler, o irin temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları. Dönüşmemesi lazımdır oysa. O yüzden de bolca ağlarlar.

Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür. Küçüldükçe değerini yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden. Güçlü, yenilmez, mağrur ve aşka inanmayan… İnsanlar soruyorlar çoğu zaman neden bu kadar çok bekar kadın var diye; hepsi kariyer derdinde olan. Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar.

Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki, o kadar çok ağladılar ki! Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına inanıyorlar, o yüzden kendilerine sarılıyorlar. Çünkü biliyorlar ki sarıldıkları adamlar onları hak etmedi; hem de hiçbir zaman! Hep bir çıkarları oldu sarıldıkları adamların. E o zaman niye sarılsınlar ki! Niye sarılalım ki!

Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur. Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır. Bilin ki, artık aşkın olmadığına inanmıştır. Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır. O da kim, ne diye sormayın artık. Çok ağlayan kadınlar, eninde sonunda kendilerine sarılırlar çünkü!

AZİZ NESİN
– bildiğim kadarıyla yazarı Aziz Nesin, yanlışım varsa affola… BE

Yayınlandı: on 4 Ağustos 2007 at 7:28 pm Yorumlar (0)

Can Dündar’dan

***
İlişkilerin derinlerinde bir yerde, fay hattında bir çatlak varsa, en ufak bir sarsıntı, onu ciddi bir kırılmaya sürükleyebilir.
Bu sarsıntıyı yaratan, bir kriz anı olabileceği gibi, ilgi beklentisiyle hazırlanılmış özel bir gün de olabilir.
Krizlerde yiğitleşir kadınlar, özel günlerde ışıldar. Ve yanlarındaki adam, kendileri gibi yiğitleşmiyor, ışık saçmıyorsa o an kestirip atabilirler.
Merkez üssü yürek olan bu deprem, yaşananın aşk değil, kolayca vazgeçilebilir bir alışkanlık olduğunu hissettirirse, çoktandır göğüs kafeslerini sıkıştıranı bu dertten gözlerini kırpmadan kurtulabilirler; …o anda… sigarayı bırakır gibi…
Dayanma eşiği en geniş ilişkiler bile kalbin bu sarsıntısına dayanamaz.
İlişkinin yaldızı dökülüp de altından sahtekârlık saçıldı mı ortalığa, derindeki yarık büyüyüp yerle bir eder birlikteliği…
Aşk “sabır”dır belki, ama asla “tahammül” değil…
 

CAN DÜNDAR -
http://www.candundar.com.tr/index.php?kelime=al%FD%FEkanl%FDk&qmod=0&bas%5B0%5D=1&bas%5B1%5D=1&bas%5B2%5D=1&limitk=25&ord=0&tarih=1991-00-00%7C2007-07-29&yer=&limit=0&Did=2101

Yayınlandı: on 31 Temmuz 2007 at 8:00 am Yorumlar (0)

Doğumdan Sonra Hayat Var mı?

- Bir internet öyküsünden uyarlama -

Karanlıktaymışlar. İki embriyo, bir ana rahminde…
her şeyden habersiz bekleşiyorlarmış, sudan bir beşiğin içinde…
Sarılıp birbirlerine, karanlıkta uyumuşlar öylece…
Haftalar geçmiş, ikizler gelişmiş.
Elleri, ayakları belirginleşmiş.
Gözleri çıktıkça meydana,
ikisi de çevrede olup biteni fark etmiş…
Ne rahat, ne güvenli bir dünyaymış bu…
Sıcak, ıslak, sevgi dolu…
“Öyle güzel bir dünyada yaşıyoruz ki” demişler, “…bize ne mutlu…”
* * *
Gel zaman git zaman, çevreyi keşfe girişmişler.
Bu karanlık dünyayı ve hayatın kaynağını deşmişler.
Onları besleyip büyüten kordonu fark edince
O kordonla kendilerini var eden Anne’lerine şükretmişler.
Sonra başlamış bir varoluş tartışması:
“Buraya nereden geldik, biz nasıl olduk” diye sormuş ikizler…
“Annemiz” demiş biri, “O bizi var etti, bize can verdi.”
“Ne biliyorsun” diye itiraz etmiş öteki, “Sen hiç Anneni görmedin ki…”:
“Belki de o sadece zihnimizdedir. Anne inancı bizi rahatlattığı için uydurduğumuz bir şeydir.”

* * *
Süredursun ana rahmindeki tartışma, ikizler büyüyüp gelişmişler.
Rahme sığmaz olup tekmeleşmişler.
Artık parmakları ve kulakları varmış kerataların…
Büyüdükçe anlamışlar ki, yolun sonu yakın…
Gün gelecek, bu güzelim hayat bitecek;
Karanlık bir yolculuk, onları bir başka diyara çekecek.

* * *
“- Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz” diye fısıldamış ikizlerden biri efkarla…
“- Ben gitmek istemiyorum” diye diretmiş öteki; “doyamadım ki daha hayata…”
“- Ama mukadderat alnına yazılandır; dua et, belki doğumdan sonra hayat vardır.”
Sormuş karamsar olan:
“- Bir gün bize hayat veren kordon kesilecek. Ondan sonra başımıza neler gelecek?”
Şiirle cevaplamış iyimser olan:
“Birçok giden/ memnun ki yerinden/ çok seneler geçti/ dönen yok seferinden…”

* * *
Ve günlerden bir gün, yer sarsılmış, duvarlar kasılmış.
Dayanılmaz sancılarla ikizler beklenen günün geldiğini anlamış.
Buruşuk kollarıyla birbirlerine son kez sarılıp vedalaşmışlar.
Ve “ömrümüz bitti” diye çığlık çığlığa ağlaşmışlar.
Azrail sandıkları bir el kesmiş onları hayata bağlayan kordonu,
Ağlaya ağlaya karanlık bir koridordan öbür hayata çıkmışlar.

CAN DÜNDAR

Yayınlandı: on 23 Temmuz 2007 at 8:06 pm Yorumlar (0)

Canavarlar

Kimin hayatını yaşıyorsun sen? Kendininkini mi? Öyle mi? Hep mi? Dursan baksan şimdi ne kadar kendin kaldın bu hayatta? Kendinde ne kadar sen varsın? Dursan baksan şimdi, kendini ikna ede ede ne kadar yol gittin kendinden? “Olması gereken bu” diye, “Hayatın zaten pek fazla numarası yok” diye? “Zaten daha ne olacaktı?” diye… “Burası iyi, güvenli” diye diye diye diye… Ne kadar yol gittin kendinden kendine hikayeler anlata anlata? Düşünsene, o hikâyelerle ne kadar çok zaman oyalandın aslında başkasının olan hayatlarda? Oysa bir gün… Kendine geri yürüyeceksin. Bu yüzden dikkat et de fazla uzaklara gidip geri dönüş yolunu kaybetmeyesin.

Beyaz çakıllar bırak…
Dikkat et. Bir gün geri dönüş yolu için kendine küçük, beyaz çakıl taşları bırak mümkünse. Çünkü sonra dönüp geriye baktığında kendine geri giden yolu hiç bulamayabilirsin. Yerini yönünü şaşırıp, ormanda çöküp kalmış bir çocuk gibi etrafında çoğalan seslerden korkabilirsin.
Bir gün, söylüyorum sana, büyük bir sarsıntıyla kendini bir vitrin camında göreceksin. İnsanlar gelip geçecek arkandan, hayat arkada akmaya devam edecek. Sen donakalacaksın. Elinde çantan olacak belki, çantana şaşıracaksın. Üzerindeki paltoyu kim yapıştırdı sana, bu atkıyı kim sardı boynuna? Bu yüze bu çizgileri hangi kayıp zamanlar çizdi? Sen orada mıydın o zaman?
“Bütün onlar oldu mu?” diye şaşıp öylece vitrin camında eskidenki bir halini göreceksin. Kendini ne kadar özlemiş olduğunu düşünüp öylece, arkadan insanlar akarken, yollar geçerken arkandan, içinde çekirdeğin burularak, bir gün, söylüyorum sana, kendine geri dönmekten başka bir çaren kalmadığını göreceksin.
“Bedeli neyse ne!” diyeceksin, “Kim üzülürse üzülsün!” diyeceksin “Olacaksa olsun bütün ayıplar”. İnsan ancak yeniden canlanınca anlar ne kadar cansızlaştığını. Yeniden kıpırdamaya başlayınca damarın anlarsın o ana kadar kendini uyuttuğunu. Yaşamaktan başka ne varsa onları yapıyor olduğunu. İşte tam o zaman önünde derin, dibi görünmeyen bir uçurum açılacak. Sen eğer o yardan aşağı atlamazsan en derin karanlıklardan daha karasına gömülecek gibi hissedeceksin kendini.
Artık bu hayat, bu başkasının olan, yakanı paçanı bıraksın, o uçurumun dibinde en beter cehennem olsa da atlayayım isteyeceksin. İşte böylece, tuhaf bir yanılsamayla, kendinden binlerce hayat mili uzaklaşmış olsan da, tuhaftır hakikaten bu yanılsama, bir anda kendine geri döneceksin. Kalbin yeniden sana ait olacak o zaman, ellerin sana geri gelecek ve bu çanta, bu palto senin üzerindeki bir şaka gibi duracak. Hiç korkma, oldu mu? Çünkü hayat, kendini hayattan geri alanın önünde eğilir sadece. Gerisi sadece ödüldür. Ancak kendi kendine kavuşan insan geceleri köpeklerin saldırısına uğramadan uyur. Yatakların altından canavarlar gider bir anda, evler ferahlar, sokaklar kıvrıla kıvrıla gıdıklar yeryüzünü. Yatakların altından canavarlar temizlenir, bir kere daha söyleyeyim.

Korkuları yenebilmek
Sana ne diyeceğim biliyor musun? Anladım ben bütün o masallarda neden canavarları öldüren bir garibana verdiklerini prensesleri. Çünkü ancak korkuları öldürenler hak ediyor o güzel kızları, kraliyet sofralarını, o sonsuz şölenleri. Ancak canavarları öldürenler ispatlıyor insanlara yeniden, korkuların yenilebileceğini.
Onlar işte, insanlığın aradığında bulacağı geri dönüş yollarındaki, beyaz, parlak, küçük çakıl taşları gibi duruyorlar. Her gün aslında onlar ve her gece, sana, bana, diğerlerine herkesin kendine ait olabileceğini, herkesin sadece kendine ait olduğunu söylüyorlar. Ah! Ne güzel oluyor o zaman. Ne güzel oluyor uyandığın ilk sabah..

ECE TEMELKURAN

Yayınlandı: on at 7:54 pm Yorumlar (0)