Yaz Suyu Üzerine

Tomris Uyar’ın Yaz Suyu Hikâyesi için:
Tomris Uyar-Yaz Suyu

Yaz Suyu’ndan Uyarlama:

(Yaz Suyu hikâyesinin, hikâyedeki kadın karakter cephesinden kurgulanıp yer yer kendi ağzından yer yer yazanın ağzından kaleme alınmış uyarlamasıdır.)

YAZ SUYU, HAYAT SUYU *
.
Bundan tam 7 yıl önceydi. Ayten, bandırma ekspresinin bir vagonunda kendi halinde, sessizce oturuyordu. Çok havasızdı içerisi. Sıcaktan bunalmış, başından indirip omzuna aldığı örtüsüyle terlemiş boynunu siliyor, elinde yelpazesiyle serinleyen bir hanımefendinin kibarlığından uzak, kendince sıcakla savaşmaya çalışıyordu.
Kaçıncı gidişiydi bu, evden kaçıncı ayrılışı. Yine bulacaklardı onu, bulup getireceklerdi. İyi bile dayanıyorlardı aslında, başka yerde olsa çoktan kıymışlardı canına, çoktan. Aslında birşey yaptığı da yoktu zavallının. Köy yerinde adı çıkıveriyordu böyle insanın hemencecik, bir olan biten de yoktu esasında ama onun bildiği bir kaçmaktı işte, oyun gibi…
Ama bu seferki farklıydı, bu öyle günü birlik köy içinde kaçıp saklanmalara benzemiyordu, uzağaydı bu kaçışı. Kararmıştı ya gözü bir kere, gidecekti besbelli. Köyden bir arkadaşı gelin gitmişti İstanbul’a. Necla. Kafasına koymuştu, ona gidecekti bu kez. Öğle vakti, kimse evde yokken usulca kaçacaktı.
Necla okuldan arkadaşıydı. Orta sona kadar beraber okumuşlardı. Zaten dahasına da pek gerek yoktu aslında oralarda. Necla ortaokuldan sonra iyice dikiş nakışa vermişti kendini. Pek akıllı sayılmazdı, okulda da hiç başarılı değildi ama eli böyle işlere pek yatkındı. Hızlıydı da, hem de marifetli. Köyde herkes bilirdi Necla’yı, ondan güzel iğne oyası yapan yoktu. Ortaokul bittikten iki üç yıl sonra da hemen bir kısmeti çıkıvermişti. Yine köyden bir genç. Ne var ki, İstanbul’a gidecekti iş kurmaya, Necla’yı da yanında götürecekti. İlkin istememişti ailesi, sonra zamanla razı oldular bu gidişe. Ee, İstanbul’a gidecekti kızları, köy yerinde de ne hava atarlardı…
Ayten biraz imrenme, biraz kıskançlıkla izlemişti onun gidişini. Necla’nın gidişinden sonra çok yalnız kaldı. Yine de kopmadılar. Sürekli mektuplaştılar. Necla orada bir enstitüye gittiğinden bahsetmişti Ayten’e bir mektubunda, çiçek-şapka bölümüne. Yaptığı elişlerini sattıklarını anlatmıştı bir de, kocasına yardım ediyormuş meğer. ‘Ne farklı hayatları var’ diye düşünürdü Ayten, ‘bir de benimkine bak’.
Kim bilir onun başına böyle güzel şeyler gelecek miydi? ‘Bu halimle zor’ derdi kendi kendine, ne zaman aklından bu düşünce geçiverse. Ayten sakattı. Küçükken çocuk felci geçirmişti. Cahillik işte, köy yerinde kendince tedavi etmeye çalışmış büyükleri, anlamamışlar nedir, ne yapmalı bilememişler. Sonrası malum. Şimdi biraz önde başı, biraz da acındırarak kendini, yaşayıp gidiyor işte. Her genç kız gibi, içinde kıpırdanmalar, bir kocaya varmaya heves etmeler, işveler, edalar var onda da ama işte topal ayağıyla ne kadar olursa artık. Ama Allah için, pek de yerinde durmaz bir kız Ayten. Yani öyle sessiz sedasız, topallığı başını öne eğdirmiş gibi görünse, ağabey baskısı, baba baskısı var dense de rahat durmuyor. Hani, tam anlamıyla eline erkek eli değmemiş olmasa da, tenine değmişliği var bir şeylerin pek ufaktan, usulcana bir tarla köşesinde, bir ceviz gölgesinde.
İçinde fırtınalar, Necla’ya özenmeler, evdekilerden kurtulup bambaşka yerlerde oluvermeler… Hepsi Ayten’i o Bandırma ekspresine getirmişti işte. Bir gün öncesinden annesinin yaptığı sigara böreğini almıştı yanına, yol uzundu ne de olsa. Mektubunda yazmıştı Necla’ya geleceğini, Necla da karşılayacaktı onu Haydarpaşa’dan. Kocası pek ses etmemişti ama anlayamamıştı da bu gelişin nedenini.
Vagonda bunalmıştı iyice sıcaktan. Sıkıntıdan da patlamıştı. Yerde bir dergi gözüne çarptı, ne olduğunu bilmeden aldı, sözde karıştırdı. Kaçmak ne kadar sıkıcı gelmişti ilk andan ona, özgürlük ne tatsız birşeydi o an için. Kaldırdı kafasını, böyle amaçsız, sıkılmış etrafına bakınırken, onu gördü. Tanıdık gelmişti genç adam Ayten’e, sanki kendi topraklarından gibi gelmişti, kendi köyünden. Temiz bir ifade vardı yüzünde. Böyle hafif ürkek, biraz ana kuzusu gibi, biraz açılmamış, saf kalmış bir genç. Sıcacık gülümsemişti genç adam gözleri karşılaşınca, o da karşılık vermişti, biraz şaşkınlık, biraz çekingenlikle. Ayten’in her zamanki gibi yine gönlü kayıvermişti, vagonda gördüğü gence bu kez de. Sıkılmıştı zaten, konuşacak birisi ne iyi olurdu. Aklına çantasındaki sigara börekleri geldi. Kolaydan söze girdi, “Patladım sıkıntıdan. İki çift laf edecek kimse yok. Yanımdaki yer boş, gelin oturun isterseniz” deyip genç adamı yanına çağırdı. Özensizce çantasından çıkardığı sigara böreklerini paylaştı sonra onunla.
.
“Derken abla, işte ilk orada gördüm Aydın’ı. İçimden dedim, keşke kaçırsa beni, alıp götürse bambaşka yerlere, tıpkı Necla gibi, beni de biri çekip çıkarsa buralardan. Köyden tanıdığım o aç gözlü delikanlıların hiçbirine de benzemiyordu Aydın. Bir ara sakat ayağıma baktı, acıdı herhal içinden, böyle biraz acır gibi konuştu benimle. Ama konuştu ya. Güldü ya. Sigara böreği verdim ben de ona, benim çantada vardı. Çiçek-şapka bölümüne gidiyorum demiştim, enstitüye, sanki Necla gibi. Nasıl derdim ki kaçtım bizimkilerden geldim buraya diye. ’Ben de iş bulmaya. Askerlik de çıksın aradan’ demişti. Baktım o da yalnız, yazalım birbirimize dedim, adresini verdi bana. Filmlerdeki gibi… Benim de İstanbul’da, askerde bir beklediğim vardı artık. Necla duysa ne kıskanırdı kim bilir…”
.
Ayten ya bir gün kaldı Necla’da, ya iki. Gelip buldular, ağabeyiyle babası. Necla’nın kocası haber vermiş tabii orada olduğunu. Önce bir güzel dövdüler- ama çok da ileri gidemiyorlar, sakat ya- sonra da apar topar, gerisin geri Kırkağaç’a.
Tam iki sene boyunca Necla, Aydın’dan gelen her mektubu Ayten’e gönderdi, sanki kendi mektuplarıymış gibi. Askerdeydi sevdiği(!), hep cevap yazıyordu ona, ee askerlik kolay değildi ne de olsa, ‘moral olsun’ diyordu.
.
“Ben böyle moral olsun diye yazıyorum Abla da, o da iyiden iyiye kaptırdı kendini, her mektubunda böyle güzel laflar, bol uyaklar. Baktım geldikçe geliyor arkası. ‘Ah gelip kaçırsa beni’ diyorum artık içten içe. Hemen kaçmak gerek. O da askerdeydi ya, bir mektup göndereni, mektup yazdığı oldu mu insanın daha çabuk geçerdi herhalde. Yalnızdı, yazık.
Abla inanmazsın, hiç beklemediğim bir şey oldu o sırada. Aydın son mektubunda Kırkağaç’a geleceğini yazmıştı. Neden gelecekti ki Kırkağaç’a, küçük yerdi burası nihayetinde, niyeti ciddi herhal dedim. Başka ne için olabilirdi ki? İçimde garip de bir sevinç olmuştu ki sorma. Gidecek miyim sonunda ben de diyordum, belli belirsiz, korkarak, ya olmazsa diyerek biraz.
Sözde Ayten’in mektuplarıyla haşır neşirken, nasıl oldu bir an anlamadım, ağabeyim geldi içeri. Okurken gördü mektubumu. Uzanıp baktı şöyle, bir şey olduğu belliydi. Ben bilmiyordum ne yapacağımı. Sonu malum; anlatamadım derdimi, yok bir şey diyemedim. Ee, yer etmişim ya bir kere gözünde. Tutturdular ailecek, ‘gelecek isteyecek seni işte o kadar’ diye. ’Ee ben nasıl derim Aydın’a’ diye düşündüm. Seviyorum diyordu, biz gizli âşıklar olmuştuk onunla sanki ama ne yapmalı, hiç bilmiyordum.
Evde boyuna dayak zaten, dışarı da pek salmıyorlar. Böyle ağlamaktan gözlerim şişmiş, bir görsen. Bir gelse diyorum, bir gelse de götürse beni buradan, bir daha da görmeyeyim yüzlerini. Yine her yanım çürük içinde.”
.
Telaşlıydı Ayten. Mavili beyazlı entarisini geçirdi üstüne, başına da taktı beyaz örtüsünü, bakkala diye fırladı evden. Gözleri geceden şişmiş, morali bozuk diye annesi de varmadı üstüne o çıkarken, ‘ne halin varsa gör’ diye bağırdı ardından.
Cevizin altına gittiğinde Aydın gelmemişti henüz. Bekledi sabırsızlıkla. Uzaktan gelişini fark etti sonra, lacivertleri giymişti, böyle iyice uzun görünmüştü gözüne takımların içinde. Belki de zaten uzundu. Yüzünü, boyunu posunu unuttuğunu fark etti ama ne fark ederdi ki. Gelmişti işte. Bir geleni, isteyeni olmuştu. Gerisi boş.
Telaşla başladı söze “Son mektubunu abimler yakaladılar. Çabuk git buradan. Söyledim, aramızda bir şey yok, yalnızca mektuplaşıyoruz dedim, inanmadılar.”
Ne dediğini biliyor muydu Ayten. Daha neden geldiğini dinlemeden başlamıştı söze, git demişti sanki hiç istemez gibi. Olacak şey değildi, kendi de inanamadı dediklerine.
Sustu sonra. “Bir dinleyeyim, bakalım o ne diyecek” diye geçirdi içinden. Susuyordu Aydın. Kaderine razı gibi biraz, pek bir ses etmeden, isteksiz belki, biraz da acır gibi…
Belli belirsiz cılız bir sesle “Akşama seni yemeğe bekliyorlar, istemiyorsan gelme sakın. Seni zorlamak aklımın ucundan geçmez” dedi Ayten. Aydın suskundu. Kendinden emin bir tavırla, sanki gerçeği, yani aslında hiçbir şey olmadığını açıklamak için gelir gibi gelecekti akşam, öyle demişti. Ama inanması güçtü buna. Aydın unutmamıştı Ayten’i, mektuplaştıkları iki yılda hiçbir şey değişmemişti: Seviyordu Ayten’i, öyle demişti. Yoksa… Yoksa bitiyor muydu her şey? Bu esaret bitiyor muydu? Yine karışıktı Ayten’in içi. Bu belli belirsiz umutla bile, gözlerindeki şişler inmeye, çürüklerinin acısı ufaktan dinmeye başlamıştı.
.
“Akşam Aydın geldi abla, görmelisin bir heyecanlı bir heyecanlı ki sorma. Ee, bizimkilerden korkmayacak da ne yapacak. Bir de öğrendim ki, meğer kahvede görmüş abim gündüz Aydın’ı, konuşmuşlar, bir iki el tavla atmışlar. Şaşırdım, baktım bizimki sakin görünüyor.
Babamla abim de sevdiler Aydın’ı. İçkiler içildi, koyu da bir muhabbet, görsen. Babam en son beraber iş yapmaktan filan bahsediyordu. İşi ne çabuk ilerletip o noktaya getirdiler, ben kavrayamadım valla. Sadece gülümsüyorum böyle etrafa, şaşkınlık ve sevinçle biraz.
Ne olduğunu anlayamadan bileğimde altın bir halka buluverdim. Hayal gibiydi sanki hep düşlediğim ama hiç olmaz dediğim. Beni kimse böyle almaz derdim, kimse sevmez, istemez, hele Necla gibi alıp da İstanbul’lara hiç götürmez derdim… Ama şimdi, düş sandığım o an gerçek mi oluyordu ne. Abimle babam da namusu kurtarmanın verdiği rahatlık, İstanbullu çocuğu bulmuşlar, başlarındaki sakattan da kurtuluyorlar bir yandan, bir mutlu, bir coşkulular ki sorma…”
Bir kişi varsa tepkisiz, şuursuzca orada öylece duran, o da Aydın’dı. Ayten çok da anlamadı onun neden böyle olduğunu, çok da ilgilenmiyordu işin açıkçası. Aydın ne yaptığı belirsiz, Ayten özgürlüğe kaçışın telaşında nikâh memurunun karşısında buldular kendilerini.
Hani bazı şeyler aniden oluverir insanın hayatında, ne olup bittiğini anlamadan bir şeyler şekillenip, zincirin bir halkasından diğerine atlanıverir ya, bu da o anlardan biriydi onlar için. Bazı şeyler böyle tüm hayatını kökünden değiştirebiliyordu insanın, başta çok da farkında olmayarak belki biraz ama keskin bir şekilde.
“Beş sene geçti abla aradan. Abimler babamlar yine bizim başımızda. Bir yerleştiler ki sorma. Evlilik dersen, ben çok da bir şey anlamadım ondan. Pek kadınlık da görmüyor bizim adam benden, pek de ister hali yok açıkçası. O da mutsuz herhalde bu kalabalıktan, bizimkilerin sürekli bizde durmasından, boyuna erzak göndermemizden filan ama benim de elimden gelmez ki bir şey, ne diyeyim. Ben de hiç ses etmiyorum ona, fark etmemiş gibi yapıyorum daha çok.
Gidip üst baş almayı seviyorum ben, kafam dağılıyor, ona da benim adam laf ediyor, neymiş efendim yokmuş garsonluğun garantisi de bilmem ne. Ağlayıp üzülünce de acıyor mu ne, “e hadi git al madem” diyor, ben de ona acırım bazen böyle olunca. İyi insan aslında benim adam, kendi halinde. Ama ne yapayım, elden bir şey gelmiyor be Abla.
Necla dersen, onu da pek göremiyorum geldim geleli, aslında daha çok görebilir insan yakına gelince denir ama olmuyor işte, iş güç hayat gailesi diyelim. Hem görsem ne yapacağım, yine sinirim bozulacak. Onlar bayağı iyi duruma gelmişler köyden duyduğum, çiçek-şapka iyi para yapıyormuş. Bunu duyunca da benim adam sen ne yapmıyorsun diyor bana, bilmiyor ki ne enstitü var bende, ne de beceri…
İşte böyle benim hayatım da… Zormuş bu hayat Abla ya, pek gün yüzü göremedim ben. Hani en mutlu olduğun zaman ne dersen, bir Aydın’ın o son mektubunu alışım bir de o ceviz ağacı derim herhal sana. Bir de şimdi en azından çürük yok artık kollarımda.”
.
Çürüksüz kollarıyla Ayten, hayatın içinde amaçsız salınırken, Aydın nasıl oldu da geldik bu günlere derken, ikisi de birbirine tutunmuştu aslında, başka şeyler isteyerek, belki de ne olduklarını bile bilmedikleri başka hayaller kurarak. Ayten’in özgürlüğe kaçışı, Aydın’ın -her ne kadar fark etmese de- baba ocağından uzakta ayakta durmak için sebepleri, gizliden gizliye kendine duyduğu güveni olmuştu Ayten’li yeni hayatı.
Bundan sonra belli ki böyle geçecekti hayatları. Aydın birbirini seven başka erkek ve kadınlar için servis yapacak Kumkapı’da, Ayten de kardeş olmaktan, evlat olmaktansa karılığına razı, karnını doyurma derdinde, yuvarlanıp gidecekler…
.
*Tomris Uyar’ın Yaz Suyu’ndan Uyarlama
–BE(09/05/2007)

Yayınlandı: on 19 Eylül 2007 at 11:02 am Yorumlar (0)

Bir Akşam Eve Dönüş

 

Sabah 06.30′da başlayan zorlu yolculuğun sonuna yaklaşıyordu artık. Son Kadıköy vapurunun kalkmasına 10 dakika kalmıştı. Her gün katettiği bu uzun yola rağmen, gün içinde kendini en iyi hissettiği an da, yine bu yolculuğun gidiş-dönüş kısacık 20 dakikasıydı. Boğazda esen rüzgârla kendine gelip günün yorgunluğunu büyük ölçüde bu rüzgâra devrederdi. Geride kalan son damla gücüyle, kendini evine ulaştıracak bir otobüse daha binip madebine ulaşırdı.

Evine ne kadar uzak olsa da işini çok seviyordu. Birçoklarının özeneceği gibi, o tam olmak istediği noktada, yapmak istediği işi yapıyordu. Bu yüzden, hiç ses etmiyordu bu gidip gelmelere, sabah erken kalkıp akşam karanlığında eve dönmelere.

Stresli bir gün geçirmişti. Patronuyla biraz tartışmışlardı. Aslında tartışmak da denmez, bir fikir ayrılığına düşmüşlerdi yalnızca. Haftanın stresi ve yorgunluğunun da etkisiyle, ikisi de haddinden fazla sinirliydi. Bu sebeple konuşma biraz sert sonlanmıştı. Ama ertesi gün her şeyin düzeleceğini biliyordu. Çok iyi tanıyordu patronunu, senelerdir birlikte, omuz omuza çalışırlardı. Bu kadar olmasa da ara sıra gerildikleri olurdu. Ama onun çok iyi bir insan, dahası çok iyi bir yönetici olduğunu düşünmüştü hep, hiç yakınmamıştı. İşinden de, patronundan da memnundu. Sabah kendisinin gelip “dün akşam gergindim biraz, gel şu konuyu yeniden konuşalım.” diyeceğindem o kadar emindi ki. O yüzden çok üstünde durmuyordu ama bu konuşma yormuştu onu. Her zamankinden de çabuk gitmek istiyordu evine. Bir an evvel mabedine kavuşmak. ‘Keşke uçup hemen gidebilsem evime…’ diyordu, ‘keşke mümkün olsaydı…’

‘Trafiğin de sağı solu belli olmuyor canım, bugün ne oldu da yollar açık böyle, anlamadım’ dedi kendi kendine. 15 dakika erken inmişti otobüsten. Sallana sallana yürüdü. Yaklaştıkça bir müzik sesi çalındı kulağına. İskeleye geldiğinde, iskelenin önünde yere oturmuş gençleri farketti. Üstleri başları paspal, saçları kirli ama yüzleri ışıltılı, neşeleri tamdı. Dört kişiden ikisi ayaktaydı. Biri yan flüt diğeri keman çalıyordu. Bir diğeri oturmuş şarkı söylerken, sonuncusunun kucağında da, adını bilmediği ama sesi Beyoğlu’nda Tünel’den tanıdık, kanuna benzer bir çalgı vardı. Önlerinde, muhtemelen yerlere konmaktan kirlenmiş bir şapka, keyiflerince müzik yapıyorlardı. Vapuru bekleyen kalabalık gibi, o da merakla dinlemeye koyuldu bu gençleri.

Müzik ne kadar iyi gelmişti. Boğazın rüzgârının görevini kapmış, onun yerine alıp götürmüştü yorgunluğunu. Bu güzel ezgilerin farkına varmış herkesin yüzünde bir tebessüm çoktan yerini almıştı. Beyaz etekli, bej renkli tişörtlü bir kız dikkatini çekmişti. Kız mütemadiyen başıyla tempo tutuyor, akşam vakti denize karşı duyduğu bu keyifli sesler ve sessizlikler bütününün sonuna kadar tadını çıkarıyordu.

Tıpkı kendi gibi, o kız da ne yanaşmakta olan vapurun düdüğünü, ne de karşı kaldırımda sakız satan minik çocuğu farketmişti.

   ****

Dalgındı. Aklının bir köşesinde gün boyunca gözlerinin içine içine bakmaktan kaçtığı, içinin acıdığı çocuklar, diğer köşesinde acıkan karnını nasıl doyuracağına dair fikirler vardı. Utandı hemen kendinden, belli belirsiz. ‘Pes yani, o kadar aç var ortalıkta senin açlıktan gözün dönmüş resmen.’ dedi içinden bir ses utanarak. ‘İyi be, sussana sen. Vicdan bozuntusu. Ben elimden geleni yapıyorum onlar için, benim de mi aç kalmam gerek? Suç mu acıkmam? Yiyeceğim, ayakta sağlam duracağım ki onlara sahip çıkacağım, sus şimdi, sus!’ dedi bir diğeri. Onları ziyaretten döndüğü her günün akşamında bu karşılıklı sorularla bunaltır dururdu kendini. Aslında kendi de bilirdi bu soruların, sorguların gereksiz olduğunu. Kendi payına düşeni fazlasıyla yaptığını da bilirdi. Ama o kadar üzülürdü ki onlar için, neredeyse elindeki imkânlardan, karnını bir gün daha doyurabileceğinden, sıcacık yuvasına, ailesine sahipliğinden utanırdı. Vicdanı ağır gelirdi böyle zamanlarda. Yine de alıkoyamazdı kendini bu düzenli ziyaretlerden.

Cuma günleri bu yüzden biraz öfkeli, sebepsiz her şeye sinirli olurdu. Dünyaya tepkili. Ve her dönüş yolunda mutlaka kulaklığını takıp son ses müziğini dinlerdi. Dış dünyadan başka en ufak bir ses dahi duymak istemeden.

İskeleye geldiğinde daha 20 dakika vardı vapurun kalkmasına. Niyeyse trafik yoktu bu kez dönüş yolunda. O kadar yorgun ve bezgindi ki, hem biraz kendine gelmek hem de oturarak beklemek için iskelenin hemen yanındaki  çay bahçesinde bir çay içmeye karar verdi.

Çay bahçesine yöneldiğinde iskelenin önündeki kalabalığı farketti. ‘Yandık yani, şu çayı içip bir an evvel içeri geçeyim, yoksa kesin ayaktayız bugün’ dedi. Yine isyankâr. ‘Niye bu kadar insan dikelmiş bekliyor, niye bu kadar insan var, bıktım bu şehirden de, insanından da…’. Biraz daha açtı müziğin sesini. Sert bir şeyler çalıyordu.

Oturdu, çayını söyledi. Oturduğu yerden karşı kaldırımda sakız satan kız çocuğunu farketti. ‘Al işte bir tane daha…’ Kızın üstü başı pislik içinde, burnunda sallanan sümüğü, ve puslu gözleri yerleşmişti zihninin baş köşesine. Yeni bir fotoğraf daha. Çayı da burnundan geldi, günün sonundaki şu kısacık rahatlama isteği de.

Yolun karşı kenarında sakız satan bu kıza dakikalarca bakakalmış olacak, ne yanaşmakta olan vapurun düdüğünü farketti, ne de aslında kendinin de dahil olduğu bu ayaküstü müzik ziyafetini. 

     –BE

(17.08.2007)

 

Yayınlandı: on 17 Ağustos 2007 at 2:00 pm Yorumlar (0)

Yazmak (I)

Üzgün olduğum için mi yazıyorum ben, üzgün olduğum anlarda iç dökmek istediğim için mi; yoksa tam tersi yazmak üzüyor beni de, bu rahatsız duyguyu istediğim için mi kendime işkence olsun diye, pes edip pes edip, ardından yine yazmaya devam ediyorum. 

Bir keresinde anahtar sözcükler dökülüvermişti aslında ağzımdan, yazmak kendine dönmekti. İçimi burkan, derinliklere indirip kimi zaman oracıkta boğuveren, ama suyun üstüne çıkıp nefes alma ihtimaliyle bilmem kaçıncı doğumu yaşadığım, kendimi farklı şekilde yeniden bulduğum ve var ettiğim bir şey yazmak. Acı veren bir dönüş. Kendime dönüp orada kaldığım zaman, her şey daha bir zor, içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Hemen kaçıp kurtulmak istiyorum kendimden. Uzaklaşıp yüzeyselleşmek.
Yazmak yüzleşmek demek oluyor böyle zamanlarda. İçime bakıp korksam da kimi zaman, gördüklerime savaş açma gücünü bulabilirsem kendimde, içimdeki susuşlar, yerini ‘içimi kusuş’lara bırakıyor usulca. Bu kusuş, kelimenin ilk akla gelen anlamındaki gibi iğrenç olabilir diye daha başlamadan öyle bir yer değiştiriyor ki susuşumla, ‘bırak dağınık kalsın’ hissi veriyor. Lanet olsun, bırak…
İçime dönüp bakacak gücümü kaybettiğim anlarda bu susuşların süresi uzuyor. Sonra, biraz zaman geçiyor aradan. Bazen bir şarkı, bir söz, bir görüntü, bir gürültü ya da anlık bir hisle dolup taşma hali. Ve işte yine, yılıp bıraktığım o şeye baktığım yerde buluyorum kendimi. Susmayıp her şeye razı gelecek cesareti kendimde bulduğum anda ise, önce nispeten farklı bir iğrençliği yaşayıp, sonrasında elimi yüzümü yıkayıp, temizlenip ferahlamışçasına bir basamak daha çıkıyorum kendime yolculuğum ve kendime barışımda. İçimdeki pek çok şey, ve dışımdakiler. Her biri anlam kazanıyor. Gözümdeki kendim gibi. İşte o anda yazmak, kendimden öte bir anlam savaşına dönüşüyor artık benim için. Yazdıkça çözümleniyor her şey. Ama daha da karışıyor diğer yandan. İçinden çıkamıyorum. İçinden çıkmak için soyunmak gerekiyor, her şeyinle ortalara dökülmek. Utanmadan, sıkılmadan.
Yazmak, örtüleri kaldırmak işte bu yüzden. Çıplak kalmak, çıplak bırakmak. Ama sırf bu örtüler yerli yerinde dursun diye, kendimden ve yazı masasından uzaklaşıp kopup gidiyorum kimi zaman. Bazı şeyleri yok saymak, onları bilmekten iyi geliyor. Farkındalığımı görmezden gelip basitliği seçiyorum o anlarda. İşime geliyor. Yazmak basitlik karşıtı bir eylem oluveriyor bu noktada. Nefretimi hak ediyor.

Yazmak benim acı çelişkim sanırım…
–BE

Yayınlandı: on 29 Temmuz 2007 at 1:54 pm Yorumlar (0)

Eşiğin Öte Tarafı

Son bir adım kalmıştı. Sonrasında bitecekti her şey, dönüp sırtını gidecekti. Zor da olsa kapının eşiğine gelmişti nihayet. Biraz duygulu, biraz buruk, yine de umutlu.

Tüm engellere karşı durmayı gerektiriyordu işte bu son adım, ardında kalanları ve belki önüne çıkacakları da içeren biraz… “Bırak yolumu çizeyim” demişti giderken, “Bırak yolumu böyle çizeyim…” Zordu evet, çok zordu. Artık biliyordu ki yaşlılıkla gelen parçalanmışlık, zamanla çökmüş ruhların, her bir parçasını ayrıldığı eski yerlerde, yollarda bırakmasındandı. O, bırakıp gitmelere değil de, hep gidememelere alışıktı aslında bugüne dek… Kırıp dökmelere değil de, böyle un ufak olmalara… Ama gidiyordu işte. Buna mecburdu.
Ardında yıllar bırakıyordu sanki giderken. Belli etmese de korkuyordu, hem de çok. Yalnız kaldığında içine akıtıyordu tüm gözyaşlarını, bardaktan boşanırcasına yağmur yağan o gün hani o tek satırlık mektubunda dediği gibi, bir deli yağmur içine yağıyordu yine. Öyle asi, öylesine öfkeli, isyankâr…
Annesinin dediğine göre, o doğarken de böyle aniden yağmur bastırmıştı. O da hep bu yağmurun bereketine inanmış, kızı için hep güzel bir hayat düşlemiş, ona her şeyin en güzelini layık görmüştü. Şimdi ‘ne şans’ diyordu, o yolunu çizerken de gökyüzünün bu gidişe bereket yağdırması, belli etmese de korkan gözlerine çocukça, batıl bir umut konduruvermesi için…
Giderken insanın aklına hep güzel anıların gelmesi, ayrılıklardaki o yürek burkan yanılsama olmalıydı belki de. Çektiği çileler toz olup uçuşmuş, tüm sıkıntıları bir bir silinip gitmişti sanki. Nedense hep dost sohbetleri, kurtlar sofrasında bulduğu insanlık kırıntıları vardı geride bıraktıkları içinde. Ama büyük, ama derin. Hani bazen kendini evinde hissedercesine bir yaşamaktı burada hissettiği, anneyle, babayla, aslında hiç olmayan ağabeyiyle olmak gibi bir şeydi, evin sevimli kızı olmak gibi… Sahip olduğu tüm güzellikler de bu anın büyüsüne kapılmış, ayrılırken boğazında bir düğüm, “ne olur gitme, bırakma” diyen bir ses, eşikte kollarını açmış geçit vermeyen bir beden oluveriyordu ne yazık ki, yutkunup bozulacak bir düğüm, susturulacak bir ses, delip geçilecek bir beden… Kararlıydı bu kez. Yılmayacaktı. Tek duyduğu, içinden gelen “vazgeçme, az kaldı” diyen o sesti, tek dinlediği…
Biliyordu ki, yine de güzeldi insanın ardında bir şeyler, belki birkaç insan bırakırken dökülüvermesi yaşlar gözünden ve en çok da gözünden yaş gelen birilerini bulabilmesi ardında. Buruk ve gurur veren çokça, gidişine dair umut veren. Bu en büyük hediyeydi giderken eline tutuşturulan: Ardından bakakalan onlarca samimi göz…

Sıcak bir yaz günüydü. Saçlarını toplamıştı ensesinde. Makyaj yapmamıştı. Gelişigüzel bir şeyler geçirmişti üzerine, özensizce. Hani öyle çok da sevinir gibi yapamaz, kaçar gibi gidemezdi ki insan evi gibi gördüğü yerden…
Tüm eşyalar toplanmış, kutulara doldurulmuştu. Elinde, bir kısmı okunmayı bekleyen onlarca kitap. Birkaç fotoğraf sonra, birkaç söz duvarında asılı. Anısı büyük birkaç kuru çiçek, bir sinema bileti, zor zamanlarda umut veren bir deniz resmi. Birkaç telefon numarası, dost köprüsü. Eh bir de ardında güzelim adalar manzarası. Deniz kokulu şehirden gelmiş biri için belki de bırakması en zor olanı…
Her şeye son bir kez baktı giderken. İçine bir damla yaş daha aktı sonra, dudaklarını ısırdı. Bolca sustu. Kutusunun alabildiği ve bir o kadar da içine sığdıramadığı ne çok şey vardı… Kutusundan taşıp gönlüne koydukları…
Bir kez sıcacık anne kucağını bırakıp bu koca şehre gelmişti yıllar önce. İçinden büyük bir parça kopmuştu gelirken. Kabuğu koparılınca geçmeyen ve hep izi kalan bir yara gibi daha da içine kazımıştı yuvasını, şehrini. Ama bu gidiş de pek ağır gelmişti yüreğine, canını yakmıştı ilki kadar olmasa da… ‘Büyüdükçe alışmalı demek gitmelere’ demişti, ‘hatta artık başkalarının da göçüp gidişlerine…’. Hayatın korkutan, ürküten, yapayalnız bırakıp insanı hala küçük bir çocukmuş gibi hissettiren zamanlarından birini yaşıyordu yine. Bir an evvel son vermeliydi artık buna. Vakit gelmişti zaten.
Sert çarptı kapıyı. Defolup gitti.

–BE
(30.05.07)

 

 

 

Yayınlandı: on 26 Temmuz 2007 at 6:41 am Yorumlar (0)