Yaz Suyu Üzerine
Tomris Uyar’ın Yaz Suyu Hikâyesi için:
Tomris Uyar-Yaz Suyu
Yaz Suyu’ndan Uyarlama:
(Yaz Suyu hikâyesinin, hikâyedeki kadın karakter cephesinden kurgulanıp yer yer kendi ağzından yer yer yazanın ağzından kaleme alınmış uyarlamasıdır.)
YAZ SUYU, HAYAT SUYU *
.
Bundan tam 7 yıl önceydi. Ayten, bandırma ekspresinin bir vagonunda kendi halinde, sessizce oturuyordu. Çok havasızdı içerisi. Sıcaktan bunalmış, başından indirip omzuna aldığı örtüsüyle terlemiş boynunu siliyor, elinde yelpazesiyle serinleyen bir hanımefendinin kibarlığından uzak, kendince sıcakla savaşmaya çalışıyordu.
Kaçıncı gidişiydi bu, evden kaçıncı ayrılışı. Yine bulacaklardı onu, bulup getireceklerdi. İyi bile dayanıyorlardı aslında, başka yerde olsa çoktan kıymışlardı canına, çoktan. Aslında birşey yaptığı da yoktu zavallının. Köy yerinde adı çıkıveriyordu böyle insanın hemencecik, bir olan biten de yoktu esasında ama onun bildiği bir kaçmaktı işte, oyun gibi…
Ama bu seferki farklıydı, bu öyle günü birlik köy içinde kaçıp saklanmalara benzemiyordu, uzağaydı bu kaçışı. Kararmıştı ya gözü bir kere, gidecekti besbelli. Köyden bir arkadaşı gelin gitmişti İstanbul’a. Necla. Kafasına koymuştu, ona gidecekti bu kez. Öğle vakti, kimse evde yokken usulca kaçacaktı.
Necla okuldan arkadaşıydı. Orta sona kadar beraber okumuşlardı. Zaten dahasına da pek gerek yoktu aslında oralarda. Necla ortaokuldan sonra iyice dikiş nakışa vermişti kendini. Pek akıllı sayılmazdı, okulda da hiç başarılı değildi ama eli böyle işlere pek yatkındı. Hızlıydı da, hem de marifetli. Köyde herkes bilirdi Necla’yı, ondan güzel iğne oyası yapan yoktu. Ortaokul bittikten iki üç yıl sonra da hemen bir kısmeti çıkıvermişti. Yine köyden bir genç. Ne var ki, İstanbul’a gidecekti iş kurmaya, Necla’yı da yanında götürecekti. İlkin istememişti ailesi, sonra zamanla razı oldular bu gidişe. Ee, İstanbul’a gidecekti kızları, köy yerinde de ne hava atarlardı…
Ayten biraz imrenme, biraz kıskançlıkla izlemişti onun gidişini. Necla’nın gidişinden sonra çok yalnız kaldı. Yine de kopmadılar. Sürekli mektuplaştılar. Necla orada bir enstitüye gittiğinden bahsetmişti Ayten’e bir mektubunda, çiçek-şapka bölümüne. Yaptığı elişlerini sattıklarını anlatmıştı bir de, kocasına yardım ediyormuş meğer. ‘Ne farklı hayatları var’ diye düşünürdü Ayten, ‘bir de benimkine bak’.
Kim bilir onun başına böyle güzel şeyler gelecek miydi? ‘Bu halimle zor’ derdi kendi kendine, ne zaman aklından bu düşünce geçiverse. Ayten sakattı. Küçükken çocuk felci geçirmişti. Cahillik işte, köy yerinde kendince tedavi etmeye çalışmış büyükleri, anlamamışlar nedir, ne yapmalı bilememişler. Sonrası malum. Şimdi biraz önde başı, biraz da acındırarak kendini, yaşayıp gidiyor işte. Her genç kız gibi, içinde kıpırdanmalar, bir kocaya varmaya heves etmeler, işveler, edalar var onda da ama işte topal ayağıyla ne kadar olursa artık. Ama Allah için, pek de yerinde durmaz bir kız Ayten. Yani öyle sessiz sedasız, topallığı başını öne eğdirmiş gibi görünse, ağabey baskısı, baba baskısı var dense de rahat durmuyor. Hani, tam anlamıyla eline erkek eli değmemiş olmasa da, tenine değmişliği var bir şeylerin pek ufaktan, usulcana bir tarla köşesinde, bir ceviz gölgesinde.
İçinde fırtınalar, Necla’ya özenmeler, evdekilerden kurtulup bambaşka yerlerde oluvermeler… Hepsi Ayten’i o Bandırma ekspresine getirmişti işte. Bir gün öncesinden annesinin yaptığı sigara böreğini almıştı yanına, yol uzundu ne de olsa. Mektubunda yazmıştı Necla’ya geleceğini, Necla da karşılayacaktı onu Haydarpaşa’dan. Kocası pek ses etmemişti ama anlayamamıştı da bu gelişin nedenini.
Vagonda bunalmıştı iyice sıcaktan. Sıkıntıdan da patlamıştı. Yerde bir dergi gözüne çarptı, ne olduğunu bilmeden aldı, sözde karıştırdı. Kaçmak ne kadar sıkıcı gelmişti ilk andan ona, özgürlük ne tatsız birşeydi o an için. Kaldırdı kafasını, böyle amaçsız, sıkılmış etrafına bakınırken, onu gördü. Tanıdık gelmişti genç adam Ayten’e, sanki kendi topraklarından gibi gelmişti, kendi köyünden. Temiz bir ifade vardı yüzünde. Böyle hafif ürkek, biraz ana kuzusu gibi, biraz açılmamış, saf kalmış bir genç. Sıcacık gülümsemişti genç adam gözleri karşılaşınca, o da karşılık vermişti, biraz şaşkınlık, biraz çekingenlikle. Ayten’in her zamanki gibi yine gönlü kayıvermişti, vagonda gördüğü gence bu kez de. Sıkılmıştı zaten, konuşacak birisi ne iyi olurdu. Aklına çantasındaki sigara börekleri geldi. Kolaydan söze girdi, “Patladım sıkıntıdan. İki çift laf edecek kimse yok. Yanımdaki yer boş, gelin oturun isterseniz” deyip genç adamı yanına çağırdı. Özensizce çantasından çıkardığı sigara böreklerini paylaştı sonra onunla.
.
“Derken abla, işte ilk orada gördüm Aydın’ı. İçimden dedim, keşke kaçırsa beni, alıp götürse bambaşka yerlere, tıpkı Necla gibi, beni de biri çekip çıkarsa buralardan. Köyden tanıdığım o aç gözlü delikanlıların hiçbirine de benzemiyordu Aydın. Bir ara sakat ayağıma baktı, acıdı herhal içinden, böyle biraz acır gibi konuştu benimle. Ama konuştu ya. Güldü ya. Sigara böreği verdim ben de ona, benim çantada vardı. Çiçek-şapka bölümüne gidiyorum demiştim, enstitüye, sanki Necla gibi. Nasıl derdim ki kaçtım bizimkilerden geldim buraya diye. ’Ben de iş bulmaya. Askerlik de çıksın aradan’ demişti. Baktım o da yalnız, yazalım birbirimize dedim, adresini verdi bana. Filmlerdeki gibi… Benim de İstanbul’da, askerde bir beklediğim vardı artık. Necla duysa ne kıskanırdı kim bilir…”
.
Ayten ya bir gün kaldı Necla’da, ya iki. Gelip buldular, ağabeyiyle babası. Necla’nın kocası haber vermiş tabii orada olduğunu. Önce bir güzel dövdüler- ama çok da ileri gidemiyorlar, sakat ya- sonra da apar topar, gerisin geri Kırkağaç’a.
Tam iki sene boyunca Necla, Aydın’dan gelen her mektubu Ayten’e gönderdi, sanki kendi mektuplarıymış gibi. Askerdeydi sevdiği(!), hep cevap yazıyordu ona, ee askerlik kolay değildi ne de olsa, ‘moral olsun’ diyordu.
.
“Ben böyle moral olsun diye yazıyorum Abla da, o da iyiden iyiye kaptırdı kendini, her mektubunda böyle güzel laflar, bol uyaklar. Baktım geldikçe geliyor arkası. ‘Ah gelip kaçırsa beni’ diyorum artık içten içe. Hemen kaçmak gerek. O da askerdeydi ya, bir mektup göndereni, mektup yazdığı oldu mu insanın daha çabuk geçerdi herhalde. Yalnızdı, yazık.
Abla inanmazsın, hiç beklemediğim bir şey oldu o sırada. Aydın son mektubunda Kırkağaç’a geleceğini yazmıştı. Neden gelecekti ki Kırkağaç’a, küçük yerdi burası nihayetinde, niyeti ciddi herhal dedim. Başka ne için olabilirdi ki? İçimde garip de bir sevinç olmuştu ki sorma. Gidecek miyim sonunda ben de diyordum, belli belirsiz, korkarak, ya olmazsa diyerek biraz.
Sözde Ayten’in mektuplarıyla haşır neşirken, nasıl oldu bir an anlamadım, ağabeyim geldi içeri. Okurken gördü mektubumu. Uzanıp baktı şöyle, bir şey olduğu belliydi. Ben bilmiyordum ne yapacağımı. Sonu malum; anlatamadım derdimi, yok bir şey diyemedim. Ee, yer etmişim ya bir kere gözünde. Tutturdular ailecek, ‘gelecek isteyecek seni işte o kadar’ diye. ’Ee ben nasıl derim Aydın’a’ diye düşündüm. Seviyorum diyordu, biz gizli âşıklar olmuştuk onunla sanki ama ne yapmalı, hiç bilmiyordum.
Evde boyuna dayak zaten, dışarı da pek salmıyorlar. Böyle ağlamaktan gözlerim şişmiş, bir görsen. Bir gelse diyorum, bir gelse de götürse beni buradan, bir daha da görmeyeyim yüzlerini. Yine her yanım çürük içinde.”
.
Telaşlıydı Ayten. Mavili beyazlı entarisini geçirdi üstüne, başına da taktı beyaz örtüsünü, bakkala diye fırladı evden. Gözleri geceden şişmiş, morali bozuk diye annesi de varmadı üstüne o çıkarken, ‘ne halin varsa gör’ diye bağırdı ardından.
Cevizin altına gittiğinde Aydın gelmemişti henüz. Bekledi sabırsızlıkla. Uzaktan gelişini fark etti sonra, lacivertleri giymişti, böyle iyice uzun görünmüştü gözüne takımların içinde. Belki de zaten uzundu. Yüzünü, boyunu posunu unuttuğunu fark etti ama ne fark ederdi ki. Gelmişti işte. Bir geleni, isteyeni olmuştu. Gerisi boş.
Telaşla başladı söze “Son mektubunu abimler yakaladılar. Çabuk git buradan. Söyledim, aramızda bir şey yok, yalnızca mektuplaşıyoruz dedim, inanmadılar.”
Ne dediğini biliyor muydu Ayten. Daha neden geldiğini dinlemeden başlamıştı söze, git demişti sanki hiç istemez gibi. Olacak şey değildi, kendi de inanamadı dediklerine.
Sustu sonra. “Bir dinleyeyim, bakalım o ne diyecek” diye geçirdi içinden. Susuyordu Aydın. Kaderine razı gibi biraz, pek bir ses etmeden, isteksiz belki, biraz da acır gibi…
Belli belirsiz cılız bir sesle “Akşama seni yemeğe bekliyorlar, istemiyorsan gelme sakın. Seni zorlamak aklımın ucundan geçmez” dedi Ayten. Aydın suskundu. Kendinden emin bir tavırla, sanki gerçeği, yani aslında hiçbir şey olmadığını açıklamak için gelir gibi gelecekti akşam, öyle demişti. Ama inanması güçtü buna. Aydın unutmamıştı Ayten’i, mektuplaştıkları iki yılda hiçbir şey değişmemişti: Seviyordu Ayten’i, öyle demişti. Yoksa… Yoksa bitiyor muydu her şey? Bu esaret bitiyor muydu? Yine karışıktı Ayten’in içi. Bu belli belirsiz umutla bile, gözlerindeki şişler inmeye, çürüklerinin acısı ufaktan dinmeye başlamıştı.
.
“Akşam Aydın geldi abla, görmelisin bir heyecanlı bir heyecanlı ki sorma. Ee, bizimkilerden korkmayacak da ne yapacak. Bir de öğrendim ki, meğer kahvede görmüş abim gündüz Aydın’ı, konuşmuşlar, bir iki el tavla atmışlar. Şaşırdım, baktım bizimki sakin görünüyor.
Babamla abim de sevdiler Aydın’ı. İçkiler içildi, koyu da bir muhabbet, görsen. Babam en son beraber iş yapmaktan filan bahsediyordu. İşi ne çabuk ilerletip o noktaya getirdiler, ben kavrayamadım valla. Sadece gülümsüyorum böyle etrafa, şaşkınlık ve sevinçle biraz.
Ne olduğunu anlayamadan bileğimde altın bir halka buluverdim. Hayal gibiydi sanki hep düşlediğim ama hiç olmaz dediğim. Beni kimse böyle almaz derdim, kimse sevmez, istemez, hele Necla gibi alıp da İstanbul’lara hiç götürmez derdim… Ama şimdi, düş sandığım o an gerçek mi oluyordu ne. Abimle babam da namusu kurtarmanın verdiği rahatlık, İstanbullu çocuğu bulmuşlar, başlarındaki sakattan da kurtuluyorlar bir yandan, bir mutlu, bir coşkulular ki sorma…”
Bir kişi varsa tepkisiz, şuursuzca orada öylece duran, o da Aydın’dı. Ayten çok da anlamadı onun neden böyle olduğunu, çok da ilgilenmiyordu işin açıkçası. Aydın ne yaptığı belirsiz, Ayten özgürlüğe kaçışın telaşında nikâh memurunun karşısında buldular kendilerini.
Hani bazı şeyler aniden oluverir insanın hayatında, ne olup bittiğini anlamadan bir şeyler şekillenip, zincirin bir halkasından diğerine atlanıverir ya, bu da o anlardan biriydi onlar için. Bazı şeyler böyle tüm hayatını kökünden değiştirebiliyordu insanın, başta çok da farkında olmayarak belki biraz ama keskin bir şekilde.
“Beş sene geçti abla aradan. Abimler babamlar yine bizim başımızda. Bir yerleştiler ki sorma. Evlilik dersen, ben çok da bir şey anlamadım ondan. Pek kadınlık da görmüyor bizim adam benden, pek de ister hali yok açıkçası. O da mutsuz herhalde bu kalabalıktan, bizimkilerin sürekli bizde durmasından, boyuna erzak göndermemizden filan ama benim de elimden gelmez ki bir şey, ne diyeyim. Ben de hiç ses etmiyorum ona, fark etmemiş gibi yapıyorum daha çok.
Gidip üst baş almayı seviyorum ben, kafam dağılıyor, ona da benim adam laf ediyor, neymiş efendim yokmuş garsonluğun garantisi de bilmem ne. Ağlayıp üzülünce de acıyor mu ne, “e hadi git al madem” diyor, ben de ona acırım bazen böyle olunca. İyi insan aslında benim adam, kendi halinde. Ama ne yapayım, elden bir şey gelmiyor be Abla.
Necla dersen, onu da pek göremiyorum geldim geleli, aslında daha çok görebilir insan yakına gelince denir ama olmuyor işte, iş güç hayat gailesi diyelim. Hem görsem ne yapacağım, yine sinirim bozulacak. Onlar bayağı iyi duruma gelmişler köyden duyduğum, çiçek-şapka iyi para yapıyormuş. Bunu duyunca da benim adam sen ne yapmıyorsun diyor bana, bilmiyor ki ne enstitü var bende, ne de beceri…
İşte böyle benim hayatım da… Zormuş bu hayat Abla ya, pek gün yüzü göremedim ben. Hani en mutlu olduğun zaman ne dersen, bir Aydın’ın o son mektubunu alışım bir de o ceviz ağacı derim herhal sana. Bir de şimdi en azından çürük yok artık kollarımda.”
.
Çürüksüz kollarıyla Ayten, hayatın içinde amaçsız salınırken, Aydın nasıl oldu da geldik bu günlere derken, ikisi de birbirine tutunmuştu aslında, başka şeyler isteyerek, belki de ne olduklarını bile bilmedikleri başka hayaller kurarak. Ayten’in özgürlüğe kaçışı, Aydın’ın -her ne kadar fark etmese de- baba ocağından uzakta ayakta durmak için sebepleri, gizliden gizliye kendine duyduğu güveni olmuştu Ayten’li yeni hayatı.
Bundan sonra belli ki böyle geçecekti hayatları. Aydın birbirini seven başka erkek ve kadınlar için servis yapacak Kumkapı’da, Ayten de kardeş olmaktan, evlat olmaktansa karılığına razı, karnını doyurma derdinde, yuvarlanıp gidecekler…
.
*Tomris Uyar’ın Yaz Suyu’ndan Uyarlama
–BE(09/05/2007)