Eckhart Tolle’den -2

İllüzyon Benlik

“Ben” kelimesi, nasıl kullanıldığına bağlı olarak, hem en büyük hatayı hem de en derin gerçeği içinde barındırır. Geleneksel kullanımıyla, dilde en sık kullanılan kelimelerden biri olmakla kalmaz (”benim”, “benimki”, “kendim” gibi ilgili kelimelerle birlikte), aynı zamanda da en büyük hatalardan biridir. Normal günlük kullanımında “ben”, önemli bir hatayı, kim olduğunuzla ilgili bir yanlış kanıyı, sahte bir kimlik duygusunu da beraberinde getirir. Bu egodur.
“Ben” dediğinizde genellikle sözünü ettiğiniz şey gerçek kimliğiniz değildir. İnanılmaz bir basitleştirmeyle, “ben” dediğiniz her seferinde gerçek kimliğinizin derinliğini, zeihninizdeki “ben” düşüncesiyle ve “ben”i tanımladığınız her şeyle karıştırırsınız. Peki “ben” kelimesini ve “benim”, “benimki”, “kendim” gibi ilgili kelimeleri kullandığınızda genel olarak sözünü ettiğiniz şey nedir?
Bir çocuk anne-babasının ağzından ismini duyduğunda, zaman içinde bu kelimeyle bir özdeşlik kazanır ve zihninde kimliğiyle ilgili bir düşünce biçimlenir. O aşamada, bazı çocuklar kendilerinden üçüncü şahısmış gibi söz ederler. “Johnny acıktı.” Çok geçmeden, büyülü “ben” kelimesini öğrenirler ve kendi kimlikleriyle özdeşleştirdikleri isimlerinin yerine bu kelimeyi geçirirler. Sonra başka düşünceler gelerek ilk “ben” düşüncelerini, bir şekilde “ben”in parçaları olan düşüncelerle birleştirmelidir. Bu, kendini nesnelerle tanımlamadır ama zaman içinde, nesnelere benlik duygusu katan bu kelimeler, gerçek kimliği ortadan kaldırır. “Benim” oyuncağım kırıldığında ya da kaybolduğunda, korkunç bir acı hissedilir. Bunun nedeni oyuncağın çok özel bir değere sahip olması değil - çocuk çok geçmeden oyuncağa olan ilgisini kaybedecek ve yerine başka oyuncakları geçirecektir - “benim” düşüncesidir. Oyuncak, çocuğun gelişmekte olan “ben” düşüncesiyle ya da diğer bir deyişle benlik duygusuyla özdeşleşmiştir.
Dolayısıyla, çocuk büyürken ilk “ben” düşüncesi, başka düşünceleri kendine çekmeye başlar: Kendini cinsiyetle, mülkiyetle, vücuduyla, milliyetiyle, ırkıyla, diniyle, mesleğiyle tanımlar. “Ben”in kendini tanımladığı diğer şeyler, bilgi ya da görüşler, sevilen ve sevilmeyenler üreten rollerledir; baba, anne, karı-koca vb gibi. Geçmişte başıma gelenler “bana” olanlardır ve bu anıların düşünceleri “ben” düşüncesiyle birleşerek “ben ve geçmişim” duygusunu yaratırlar. Bunlar, insanların kimlik duygularını aldıkları şeylerden sadece bazılarıdır. Sonuçta benlik duygusunun eklendiği ve rasgele bir arada tutulan düşüncelerden daha fazlası değildirler. Bu zihinsel yapı, normalde “ben” derken kastettiğiniz şeydir. Daha açık söylemek gerekirse: “Ben” dediğinizde çoğu zaman konuşan siz değilsinizdir; o zihinsel yapının, ego-benliğin bazı yönleridir. Uyanışı gerçekleştirdiğinizde, yine zaman zaman “ben” kelimesini kullanacaksınız ama bunu benliğinizin çok daha derinlerinden hissederek yapacaksınız.

Egonun İçeriği ve Yapısı

Ego zihni tamamen geçmişle şartlanır: Şartlanması iki bölümlüdür: İçeriği ve yapısı.
Oyuncağı kırıldığı ya da kaybolduğu için derin acı duyarak ağlayan bir çocuğun durumunda, oyuncak içeriktir. Yerini başka bir oyuncak ya da başka bir nesne alabilir. Kendinizi birlikte tanımladığınız içerik, çevreniz büyürken yaşadıklarınız ve parçası olduğunuz kültürle şartlanır. Çocuk zengin ya da yoksul olsun, oyuncak hayvan biçiminde oyulmuş bir tahta parçası ya da karmaşık özelliklere sahip elektronik bir alet olsun, kaybının neden olduğu acı değişmez. Böylesine büyük bir acının oluşmasının nedeni, “benim” kelimesinde gizlidir ve bu da yapısaldır. Kişinin kendi kimliğini bir eşyaya bağlamak yönündeki bilinçaltı eğilimi, ego zihnin yapısıdır.
Egonun kendini var ettiği en temel zihin yapılarından biri, kimlik tanımlamadır. İngilizce “identification” yani “kimlik tanımlama” ifadesi, Latince “aynı” anlamına gelen “idem” ve “yapmak” anlamına gelen “facere” kelimelerinden türemiştir. Dolayısıyla kendimi bir şeyle tanımladığımda, onu “aynı yaparım”. Neyle aynı? Kendimle aynı. Ona bir benlik duygusu veririm ve böylece benim “kimliğim”in bir parçası haline gelir. Kimlik tanımlamanın en basit hallerinden biri, eşyalarla tanımlamadır: Oyuncağım daha sonraları arabam, evim, giysilerim vb haline gelir. Kendimi nesnelerle tanımlamaya çalışırım ama asla başaramam ve sonunda kendim onların içinde kaybolurum. Bu, egonun kaçınılmaz yazgısıdır.

Eckhart Tolle - Var Olmanın Gücü

Yayınlandı: on 12 Mart 2008 at 6:45 pm Yorumlar (0)

Eckhart Tolle’den -1

“Radikal bir krizle karşılaştığında, eski varlığını sürdürme, başkalarıyla ve etrafını saran doğayla iletişim kurma yolları işe yaramadığında, hayatta kalma olasılığı aşılması imkansız gibi görünen sorunlarla tehdit edildiğinde, bir canlı - ya da bir canlı türü - ya ölür, ya yok olur ya da evrimsel bir sıçrama yaparak sınırlarının üzerine çıkar.

Dünya nüfusunun büyük bir bölümü, şimdi insanlığın çok önemli bir seçim yapmak zorunda olduğunu görebiliyor ya da görecek: Evrim geçir ya da yok ol. İnsanlığın şimdilik küçük ama giderek artan bir yüzdesi, eski egoist zihin kalıplarını kırarak yeni bir bilinç boyutuna ulaşmaya başladı bile.
Şimdi yükselen şey yeni bir din, yeni bir inanç sistemi, ruhsal ideoloji ya da mitoloji değil. Sadece mitolojilerin değil, ideolojilerin ve inanç sistemlerinin de sonuna geliyoruz. Değişim, zihninizin algılayabileceğinden çok daha derinlere uzanıyor. Aslında, bu yeni bilincin merkezinde, düşüncenin ötesine geçebilme, kendi benliğinizde düşünceden çok daha geniş bir boyutu algılayabilme yeteneği yatıyor. Artık kimliğinizi, benlik duygunuzu o kadar önemsemeyecek, kendiniz olarak algıladığınız eski bilinç yapınızdan uzaklaşacaksınız. ‘Kafamdaki ses’in ben olmadığını anlamak ne de büyük bir özgürlük! Peki o zaman ben kimim? Düşünceden önceki farkındalık, düşüncenin, duyguların ya da duyusal algıların gerçekleştiği boşluk.
Ego şundan daha fazlası değildir: Öncelikle düşünce kalıpları anlamına gelen biçimle tanımlama. Eğer kötülüğün herhangi bir geçekliği varsa - üstelik mutlak değil, görece bir geçeklik- onun tanımı da şu olabilir: Tam bir biçimle tanımlara; fiziksel biçimler, düşünce biçimleri ve duygusal biçimler. Bu durum, bütünle bağlantılı olduğumu tamamen unutmama ve yadsımama, başkalarıyla ve Kaynak ile bağlantımı kaybetmeme neden olur. İşte bu unutkanlık acı çekmek, aldanmaktır. Düşüncelerimi, söylediklerimi ve yaptıklarımı bu ayrılık illüzyonu belirlediğinde, nasıl bir dünya yaratırım? Bunun cevabını bulmak için, insanların birbirleriyle iletişimlerine bakın, bir tarih kitabı okuyun ya da akşam haberlerini seyredin.
Eğer insan zihninin yapısı değişmeden kalırsa, sürekli olarak aynı dünyayı, aynı kötülükleri ve aynı delilikleri yaratıp duracağız.
Dünya, biçimin dış ifadesidir ve içtekinin bir yansımasıdır. Kolektif insan bilinci ve gezegenimizdeki yaşam, özünde birbirine bağlıdır. ‘Yeni bir cennet’ insan bilincinin değişim geçirmesidir ve ‘yeni bir dünya’ bunun fiziksel alemdeki yansıması olacaktır. İnsan hayatı ve insan bilinci, gezegenin yaşamıyla bağlantılı olduğundan, eski bilinç çözülürken, gezegenin birçok yerinde de coğrafi ve iklimsel değişimler yaşanacaktır ve bunlardan bazılarını görmeye başladık bile.”

Eckhart Tolle - Var Olmanın Gücü

Yayınlandı: on at 10:51 am Yorumlar (0)

Bencilliğin Yararları

Unutma ki bencil değilsen özveride bulunamazsın. Ancak gerçekten çok bencil birisi bencillikten arınabilir. Ama bunu anlamak lazım çünkü kulağa çelişkiymiş gibi geliyor.
Bencil olmak ne demek? En temel şey kendine odaklanmak. Diğeri de hep kendi mutluluğunu ön planda tutmak. Eğer kendine odaklanmışsak, her yaptığın iş bencilce olur. Gidip insanlara hizmet edebilirsin ama bu sadece hoşuna gittiği için, bundan zevk aldığın ve sana mutluluk verdiği için yaparsın - kendine yararı olduğu için. Bir görev yapmıyorsun; insanlığa hizmet ettiğin falan yok. Büyük bir fedakarlıkta bulunmuyorsun. Bunların hepsi saçma kavramlar. Sen sadece kendine göre mutlu oluyorsun - bu sana iyi geliyor. Hastaneye gidip hastalarla ilgileniyorsun, ya da fakirlere yardım ediyorsun, ama bundan hoşlanıyorsun. Bu şekilde gelişiyorsun. Mutlu ve huzurlusun, kendinden memnunsun.
Kendine odaklı insan hep kendi mutluluğunu arar. İşin güzelliği de budur, çünkü sen mutluluk peşinde koştukça başkalarının mutlu olmalarına yardımcı olursun. Çünkü bu dünyada mutlu olmanın tek yolu budur. Eğer çevrendeki herkes mutsuzsa sen mutlu olamazsın çünkü insan bir ada değildir. İnsan büyük bir kıtanın bir parçasıdır. Mutlu olmayı istiyorsan etrafındakilerin mutlu olmalarına yardımcı olman gerekiyor. O zaman - ve ancak o zaman- sen de mutlu olabilirsin.
Çevrende mutluluk atmosferi yaratmalısın. Eğer herkes mutsuzsa sen nasıl mutlu olabilirsin? Etkilenirsin. Sen taş değilsin, gayet hassas bir varlıksın, çok duyarlısın. Eğer etrafındaki herkes mutsuzsa onların mutsuzluğu seni etkileyecektir. Mutsuzluk herhangi bir hastalık kadar bulaşıcıdır. Eğer başkalarının mutlu olmalarına yardımcı olursan sonunda mutlu olmak için kendine yardımcı olmuş olursun. Mutluluğu ile yakından ilgili bir kimse hep başkalarının mutluluğu ile de ilgilenir - ama onlar için değil. Aslında o kendini düşünür, o nedenle onlara yardımcı olur. Eğer dünyadaki herkese bencil olmaları öğretilse tüm dünya mutlu olacak. Mutsuzluk olanaksız olacak.
Herkese bencil olmayı öğretsinler - bundan bencilliğin tam tersi doğacaktır. Sonuçta bu da bencillik ile aynı şeydir - başta öyle değilmiş gibi gelebilir, ama eninde sonunda seni tatmin etmeye yarayacaktır. Ve o zaman mutluluk çoğaltılabilir: Etrafında ne kadar mutlu insan varsa senin payına da o kadar mutluluk düşer. Şahane şekilde mutlu olabilirsin.
Ve mutlu insan öyle mutludur ki mutlu olmak adına rahat bırakılmak ister. Kendi özel hayatının korunmasını ister. Çiçeklerle ve şiirle ve müzikle yaşamak ister. Ne diye savaşa gitsin, öldürsün ve öldürülsün?

Mutsuzluk yıkıcıdır; mutluluk yaratıcıdır. Sadece bir tür yaratıcılık vardır ve o da mutluluktan, neşeden, keyiften doğar. Mutluysan birşeyler yaratmak istersin - belki çocuklar için bir oyuncak, belki bir şiir, belki bir tablo, herhangi bir şey. Yaşamdan çok keyif alıyorsan bunu nasıl ifade edeceksin? Bir şey yaratırsın -öyle ya da böyle. Ama eğer mutsuzsan bir şeyleri ezip yoketmek istersin. Politikacı olmak istersin, asker olmak istersin - yıkıcı olabileceğin bir durum yaratmak istersin.

Mutlu bir insan kendine aittir. Neden herhangi bir kuruma ait olsun? Bu mutsuz bir insanın seçimidir: Bir kuruma ait olmak, bir güruhun parçası olmak. Çünkü kendi içinde bir kökeni yoktur, ait değildir - ve onda çok ama çok derin bir endişe yaratır: Ait olmalıdır: İçine kök saldığı bir kalabalığa ait olmak.
İnsan sadece kendi içinde kök salmalı çünkü insanın kendinden geçen yol varoluşun ta dibine iner. Eğer bir gruba aitsen önün tıkanır; oradan sonra herhangi bir gelişim imkansızdır. Bu bir çıkmaz sokak, bir sondur.

 
OSHO - Aşk, Özgürlük, Tek başınalık kitabından

Yayınlandı: on 7 Mart 2008 at 11:22 am Yorumlar (0)

Sevgi Üzerine


Bir ailenin misafiri idim. Akşam bahçelerinde oturuyordum. Güneş batıyordu ve sessiz, güzel bir akşamdı. Kuşlar ağaçlarına geri dönüyorlardı ve ailenin küçük çocuğu yanımda oturuyordu. Ona sordum: “Sen kim olduğunu biliyor musun?” Çocuklar yetişkinlerden daha açık sözlü, daha anlayışlı olurlar çünkü büyükler çeşitli ideolojilerle, dinle bozulmuştur, yozlaşmıştır, kirlenmiştir. O küçük çocuk bana baktı ve “Bana çok zor bir soru soruyorsun” dedi.
“Bunda ne zorluk var?” dedim.
Dedi ki, “Zor tarafı şu, ben annemle babamın tek çocuğuyum ve eskiden beri, ne zaman eve misafir gelse, birisi gözlerimin babama benzediğini söyler, diğeri burnumu anneminkine benzetir, bir başkası yüzümün amcama benzediğini söyker. O yüzden ben kim olduğumu bilmiyorum, çünkü kimse bir yerimin de bana benzediğini söylemiyor.”
Ama işte her çocuğa bu yapılıyor. Çocuğun kendi deneyimini yaşamasına izin vermiyorsun, ve kendi olmasına da. Çocuğa kendi geçekleşmemiş beklentilerini yükleyip duruyorsun. Her ebeveyn çocuğunun kendi kopyası olmasını istiyor.
Her çocuğun kendine ait bir kaderi var: Eğer snein kopyan olursa asla kendisi olamayacak. Ve eğer kendin olamazsan asla tatmin olmazsın; asla varoluş ile rahat bir ilişki kuramazsın. Hep bir şeyler eksikmiş duygusuna kapılırsın.
Annenle baban seni seviyor, ve ayrıca sana kendilerini sevmen gerektiğini söylüyorlar çünkü bir annen diğeri baban. Bu garip bir olgu ve kimse farkında değil. Sırf annesisin diye çocuğun seni sevmesi gerekmiyor. Senin sevilmeye değer olman lazım; anne olman yeterli değil. Baba olabilirsin, ama bu otomatikman sevilmeye değer olmanı gerektirmiyor. Sen bir babasın diye çocukta müthiş bir sevgi hissi oluşmak zorunda değil. Ama bu bekleniyor… Ve zavallı çocuk ne yapacağını bilemiyor. Numara yapmaya başlıyor; tek çıkış yolu bu. İçinden gelmese de gülümsüyor; sevgi, saygı gösterip teşekkür ediyor - ve bunların hepsi sahte. En başından rol yapıp iki yüzlü oluyor, bir politikacı gibi.
Hepimiz ana babaların, öğretmenlerin, din adamlarının bozduğu, yozlaştırdığı, kendimizden uzaklaştırdığı, yabancılaştırdığı bu dünyada yaşıyoruz. Ben sana kendi merkezini geri vermeye çabalıyorum. Ben bu merkeze odaklanmaya “meditasyon” diyorum. Ben senin sadece kendin olmanı istiyorum, kendine saygın olsun, varoluşun sana ihtiyacı olduğunu bilmenin gururunu taşı - ve sonra kendini aramaya başlayabilirsin. Önce merkeze gel, ve sonra kim olduğunu keşfetmeye başla.
İnsanın orjinal yüzünü tanıması, sevgi ve coşku dolu bir yaşamın başlangıcına işaret eder. Bol sevgi verebileceksin - çünkü bu tükenecek bir şey değil. Ölçülemez, tüketilemez. Ve sen verdikçe verme kapasiten artacak.
Yaşamdaki en büyük deneyim, kayıtsız şartsız, bir teşekkür bile beklemeden vermektir. Aksine, gerçek, otantik bir sevgi veren kişi, bu sevgiyi kabul eden kişiye tüşükkürü borç bilir. Sonuçta reddedilebilidri.
Kabul eden herkese bu minnet duygusu içinde sevgi vermeye başlayınca, bir imparatora dönüştüğünü görüp hayret edeceksin - artık her kapıya vurup sevgi dilenen o dilenci sen değilsin. Ve o kapılarına vurduğun insanlar sana sevgi veremezler; kendileri de birer dilenci onların. Dilenciler birbirinden sevgi istiyor ve öfkelenip bunalıyorlar, çünkü sevgi gelmiyor. Ama böyle olması normal. Sevgi dilencilerin değil imparatorların dünyasına aittir. Ve insan sevgisini kayıtsız şartsız dağıtacak duruma geldiğinde artık bir imparatordur.
Sonra daha da büyük bir sürpriz bekler seni: Herkese, yabancılara bile sevgi göstermeye başlayınca mesele kime sevgi verdiğin değildir - vermenin keyfi öylesine büyüktür ki alanın kim olduğu kimin umrundadır? Varlığında bu yer açılınca her bir kimseye ve her şeye sevgi vermeye başlarsın - sadece insanlara değil, hayvanlara, ağaçlara, uzaktaki yıldızlara, öünkü en uzaktaki yıldıza bile sevecen bir bakışla sevgi iletilebilir. Tek bir dokunuşla sevgi ağaca aktarılabilir. Tek bir kelime söylemeden… Tamamen sessizlik içinde anlatılabilir. Söylemek gerekmez, o kendini belli eder. Sevginin kendine has en derinlere, varlığının en dibine erişme yöntemleri vardır.
Önce için sevgi dolsun, sonra paylaşma başlayacak. Ve sonra harika sürpriz… Yani, verdikçe bilinmeyen kaynaklardan, bir takım köşelerden, tanımadığın insanlardan, ağaçlardan, nehirlerden, dağlardan sana sevgi akmaya başlayacak. Varoluşun köşe bucağından üzerine sevgi yağacak. Sen verdikçe fazlasını alacaksın. Yaşam bir sevgi dansına dönüşecek.

OSHO - Aşk, Özgürlük, Tek Başınalık kitabından…

Yayınlandı: on 6 Mart 2008 at 3:51 pm Yorumlar (0)