Herkesin yakınlığı kendine…
Çünkü yakın sandığımız herkes uzak.
Bir nefes kadar yakınımızda, yatağımızda, önümüzde, arkamızda, bir alt katta, yan odada, karşı kapıda olan bile.
Aynı koşturmacanın içerisinde, illa ki bir yerlere yetişme telaşında, ekmek parası kaygısında, can kaygısında, sabah çıkıp akşam yorgun gelmenin tekdüzeliğinde, beyinlerimizin bu hızla uyuşmuşluğunda, belki de sırf uyuşsunlar diye bu hızda yaşamaya(!) -ya da adına yaşamak dediğimiz bu rutine- alışmaya çalıştığımız bu koca şehirde, bir an durup, ‘bir dakika, nereye gidiyoruz biz böyle’ diye kendimize sormadığımız, sorup da cevabını alamadığımız belki, belki alıp da bunu aşamadığımız o bir ana bile vaktimizin olmadığı bu yerde; tüm yakınlıklar uzak…
Hem de bazen böyle saçma gelen, amaçsız gelen ama mecbur hissettiğimiz koşuşturmacalar yüzünden…
Önce bizim kendimize olan uzaklığımız yüzünden…
“Aaa, ne kadar uzaksınız.”
“Rica ederim efendim, o sizin uzaklığınız…”
Yakınlıklar yanılsama. Gerçek olan uzaklar, uzaklıklar malesef.
Ne yazık… Ne acı…
–BE