Son bir adım kalmıştı. Sonrasında bitecekti her şey, dönüp sırtını gidecekti. Zor da olsa kapının eşiğine gelmişti nihayet. Biraz duygulu, biraz buruk, yine de umutlu.
Tüm engellere karşı durmayı gerektiriyordu işte bu son adım, ardında kalanları ve belki önüne çıkacakları da içeren biraz… “Bırak yolumu çizeyim” demişti giderken, “Bırak yolumu böyle çizeyim…” Zordu evet, çok zordu. Artık biliyordu ki yaşlılıkla gelen parçalanmışlık, zamanla çökmüş ruhların, her bir parçasını ayrıldığı eski yerlerde, yollarda bırakmasındandı. O, bırakıp gitmelere değil de, hep gidememelere alışıktı aslında bugüne dek… Kırıp dökmelere değil de, böyle un ufak olmalara… Ama gidiyordu işte. Buna mecburdu.
Ardında yıllar bırakıyordu sanki giderken. Belli etmese de korkuyordu, hem de çok. Yalnız kaldığında içine akıtıyordu tüm gözyaşlarını, bardaktan boşanırcasına yağmur yağan o gün hani o tek satırlık mektubunda dediği gibi, bir deli yağmur içine yağıyordu yine. Öyle asi, öylesine öfkeli, isyankâr…
Annesinin dediğine göre, o doğarken de böyle aniden yağmur bastırmıştı. O da hep bu yağmurun bereketine inanmış, kızı için hep güzel bir hayat düşlemiş, ona her şeyin en güzelini layık görmüştü. Şimdi ‘ne şans’ diyordu, o yolunu çizerken de gökyüzünün bu gidişe bereket yağdırması, belli etmese de korkan gözlerine çocukça, batıl bir umut konduruvermesi için…
Giderken insanın aklına hep güzel anıların gelmesi, ayrılıklardaki o yürek burkan yanılsama olmalıydı belki de. Çektiği çileler toz olup uçuşmuş, tüm sıkıntıları bir bir silinip gitmişti sanki. Nedense hep dost sohbetleri, kurtlar sofrasında bulduğu insanlık kırıntıları vardı geride bıraktıkları içinde. Ama büyük, ama derin. Hani bazen kendini evinde hissedercesine bir yaşamaktı burada hissettiği, anneyle, babayla, aslında hiç olmayan ağabeyiyle olmak gibi bir şeydi, evin sevimli kızı olmak gibi… Sahip olduğu tüm güzellikler de bu anın büyüsüne kapılmış, ayrılırken boğazında bir düğüm, “ne olur gitme, bırakma” diyen bir ses, eşikte kollarını açmış geçit vermeyen bir beden oluveriyordu ne yazık ki, yutkunup bozulacak bir düğüm, susturulacak bir ses, delip geçilecek bir beden… Kararlıydı bu kez. Yılmayacaktı. Tek duyduğu, içinden gelen “vazgeçme, az kaldı” diyen o sesti, tek dinlediği…
Biliyordu ki, yine de güzeldi insanın ardında bir şeyler, belki birkaç insan bırakırken dökülüvermesi yaşlar gözünden ve en çok da gözünden yaş gelen birilerini bulabilmesi ardında. Buruk ve gurur veren çokça, gidişine dair umut veren. Bu en büyük hediyeydi giderken eline tutuşturulan: Ardından bakakalan onlarca samimi göz…
Sıcak bir yaz günüydü. Saçlarını toplamıştı ensesinde. Makyaj yapmamıştı. Gelişigüzel bir şeyler geçirmişti üzerine, özensizce. Hani öyle çok da sevinir gibi yapamaz, kaçar gibi gidemezdi ki insan evi gibi gördüğü yerden…
Tüm eşyalar toplanmış, kutulara doldurulmuştu. Elinde, bir kısmı okunmayı bekleyen onlarca kitap. Birkaç fotoğraf sonra, birkaç söz duvarında asılı. Anısı büyük birkaç kuru çiçek, bir sinema bileti, zor zamanlarda umut veren bir deniz resmi. Birkaç telefon numarası, dost köprüsü. Eh bir de ardında güzelim adalar manzarası. Deniz kokulu şehirden gelmiş biri için belki de bırakması en zor olanı…
Her şeye son bir kez baktı giderken. İçine bir damla yaş daha aktı sonra, dudaklarını ısırdı. Bolca sustu. Kutusunun alabildiği ve bir o kadar da içine sığdıramadığı ne çok şey vardı… Kutusundan taşıp gönlüne koydukları…
Bir kez sıcacık anne kucağını bırakıp bu koca şehre gelmişti yıllar önce. İçinden büyük bir parça kopmuştu gelirken. Kabuğu koparılınca geçmeyen ve hep izi kalan bir yara gibi daha da içine kazımıştı yuvasını, şehrini. Ama bu gidiş de pek ağır gelmişti yüreğine, canını yakmıştı ilki kadar olmasa da… ‘Büyüdükçe alışmalı demek gitmelere’ demişti, ‘hatta artık başkalarının da göçüp gidişlerine…’. Hayatın korkutan, ürküten, yapayalnız bırakıp insanı hala küçük bir çocukmuş gibi hissettiren zamanlarından birini yaşıyordu yine. Bir an evvel son vermeliydi artık buna. Vakit gelmişti zaten.
Sert çarptı kapıyı. Defolup gitti.
–BE
(30.05.07)