Can Dündar’dan

***
İlişkilerin derinlerinde bir yerde, fay hattında bir çatlak varsa, en ufak bir sarsıntı, onu ciddi bir kırılmaya sürükleyebilir.
Bu sarsıntıyı yaratan, bir kriz anı olabileceği gibi, ilgi beklentisiyle hazırlanılmış özel bir gün de olabilir.
Krizlerde yiğitleşir kadınlar, özel günlerde ışıldar. Ve yanlarındaki adam, kendileri gibi yiğitleşmiyor, ışık saçmıyorsa o an kestirip atabilirler.
Merkez üssü yürek olan bu deprem, yaşananın aşk değil, kolayca vazgeçilebilir bir alışkanlık olduğunu hissettirirse, çoktandır göğüs kafeslerini sıkıştıranı bu dertten gözlerini kırpmadan kurtulabilirler; …o anda… sigarayı bırakır gibi…
Dayanma eşiği en geniş ilişkiler bile kalbin bu sarsıntısına dayanamaz.
İlişkinin yaldızı dökülüp de altından sahtekârlık saçıldı mı ortalığa, derindeki yarık büyüyüp yerle bir eder birlikteliği…
Aşk “sabır”dır belki, ama asla “tahammül” değil…
 

CAN DÜNDAR -
http://www.candundar.com.tr/index.php?kelime=al%FD%FEkanl%FDk&qmod=0&bas%5B0%5D=1&bas%5B1%5D=1&bas%5B2%5D=1&limitk=25&ord=0&tarih=1991-00-00%7C2007-07-29&yer=&limit=0&Did=2101

Yayınlandı: on 31 Temmuz 2007 at 8:00 am Yorumlar (0)

O Neden Yazıyormuş?

“Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: Neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Gerçekliğe onu ancak değiştirerek katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, öteki yazıyı, bu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliği ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye uydurmanın ve kurmanın zevkleri için yazıyorum. Tıpkı bir rüyadaki gibi gidilecek başka bir yere bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.”

ORHAN PAMUK - Babamın Bavulu’ndan

Yayınlandı: on 30 Temmuz 2007 at 9:03 pm Yorumlar (0)

Benim Sözcüklerim (I)

(I)
(kaynak:
http://tdk.gov.tr)

canhıraş: Yürek paralayan, kulak tırmalayan, acı, tüyler ürpertici “Canhıraş bir feryat koparır koparmaz, ipek gömlekle odaya kendimi atmışım.”- S. M. Alus
iptidai: 1. İlkel. 2. isim, eğitim bilimi İlkokul
“Haşarı bir iptidai talebesinden akıllı, uslu bir hafız çıkmıştı.”-
R. N. Güntekin.
minval: Biçim, yol, tarz
muştu: Sevindiren haber, sava, müjde, erim, beşaret
nazire: 1. Karşılık olarak, benzetilerek yapılan davranış, söz. 2. edebiyat Başka bir manzume örnek alınarak aynı ölçü ve aynı uyakla yazılan şiir
“Yahya Kemal’e bayılıyor, boş zamanlarında onun rubailerine nazireler yazmaya çalışıyordu.”
- H. Taner.
şehla: Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı (göz)
“Çakır Emine’nin şehla olan gözünün tarafındaki yanağına elimin tersiyle tokadı yapıştırdım.”-
O. C. Kaygılı.
umarsız: Çaresiz bir biçimde, çıkar yolu olmaksızın
“… bir yalıya yaslanıp Sait için umarsız gözyaşları dökmeye vakit bulalım.”
- S. Birsel.
vebal: Günah
“Bu işin vebali vardır.”-
.

Yayınlandı: on at 7:06 am Yorumlar (0)

Yazmak (I)

Üzgün olduğum için mi yazıyorum ben, üzgün olduğum anlarda iç dökmek istediğim için mi; yoksa tam tersi yazmak üzüyor beni de, bu rahatsız duyguyu istediğim için mi kendime işkence olsun diye, pes edip pes edip, ardından yine yazmaya devam ediyorum. 

Bir keresinde anahtar sözcükler dökülüvermişti aslında ağzımdan, yazmak kendine dönmekti. İçimi burkan, derinliklere indirip kimi zaman oracıkta boğuveren, ama suyun üstüne çıkıp nefes alma ihtimaliyle bilmem kaçıncı doğumu yaşadığım, kendimi farklı şekilde yeniden bulduğum ve var ettiğim bir şey yazmak. Acı veren bir dönüş. Kendime dönüp orada kaldığım zaman, her şey daha bir zor, içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Hemen kaçıp kurtulmak istiyorum kendimden. Uzaklaşıp yüzeyselleşmek.
Yazmak yüzleşmek demek oluyor böyle zamanlarda. İçime bakıp korksam da kimi zaman, gördüklerime savaş açma gücünü bulabilirsem kendimde, içimdeki susuşlar, yerini ‘içimi kusuş’lara bırakıyor usulca. Bu kusuş, kelimenin ilk akla gelen anlamındaki gibi iğrenç olabilir diye daha başlamadan öyle bir yer değiştiriyor ki susuşumla, ‘bırak dağınık kalsın’ hissi veriyor. Lanet olsun, bırak…
İçime dönüp bakacak gücümü kaybettiğim anlarda bu susuşların süresi uzuyor. Sonra, biraz zaman geçiyor aradan. Bazen bir şarkı, bir söz, bir görüntü, bir gürültü ya da anlık bir hisle dolup taşma hali. Ve işte yine, yılıp bıraktığım o şeye baktığım yerde buluyorum kendimi. Susmayıp her şeye razı gelecek cesareti kendimde bulduğum anda ise, önce nispeten farklı bir iğrençliği yaşayıp, sonrasında elimi yüzümü yıkayıp, temizlenip ferahlamışçasına bir basamak daha çıkıyorum kendime yolculuğum ve kendime barışımda. İçimdeki pek çok şey, ve dışımdakiler. Her biri anlam kazanıyor. Gözümdeki kendim gibi. İşte o anda yazmak, kendimden öte bir anlam savaşına dönüşüyor artık benim için. Yazdıkça çözümleniyor her şey. Ama daha da karışıyor diğer yandan. İçinden çıkamıyorum. İçinden çıkmak için soyunmak gerekiyor, her şeyinle ortalara dökülmek. Utanmadan, sıkılmadan.
Yazmak, örtüleri kaldırmak işte bu yüzden. Çıplak kalmak, çıplak bırakmak. Ama sırf bu örtüler yerli yerinde dursun diye, kendimden ve yazı masasından uzaklaşıp kopup gidiyorum kimi zaman. Bazı şeyleri yok saymak, onları bilmekten iyi geliyor. Farkındalığımı görmezden gelip basitliği seçiyorum o anlarda. İşime geliyor. Yazmak basitlik karşıtı bir eylem oluveriyor bu noktada. Nefretimi hak ediyor.

Yazmak benim acı çelişkim sanırım…
–BE

Yayınlandı: on 29 Temmuz 2007 at 1:54 pm Yorumlar (0)

Eşiğin Öte Tarafı

Son bir adım kalmıştı. Sonrasında bitecekti her şey, dönüp sırtını gidecekti. Zor da olsa kapının eşiğine gelmişti nihayet. Biraz duygulu, biraz buruk, yine de umutlu.

Tüm engellere karşı durmayı gerektiriyordu işte bu son adım, ardında kalanları ve belki önüne çıkacakları da içeren biraz… “Bırak yolumu çizeyim” demişti giderken, “Bırak yolumu böyle çizeyim…” Zordu evet, çok zordu. Artık biliyordu ki yaşlılıkla gelen parçalanmışlık, zamanla çökmüş ruhların, her bir parçasını ayrıldığı eski yerlerde, yollarda bırakmasındandı. O, bırakıp gitmelere değil de, hep gidememelere alışıktı aslında bugüne dek… Kırıp dökmelere değil de, böyle un ufak olmalara… Ama gidiyordu işte. Buna mecburdu.
Ardında yıllar bırakıyordu sanki giderken. Belli etmese de korkuyordu, hem de çok. Yalnız kaldığında içine akıtıyordu tüm gözyaşlarını, bardaktan boşanırcasına yağmur yağan o gün hani o tek satırlık mektubunda dediği gibi, bir deli yağmur içine yağıyordu yine. Öyle asi, öylesine öfkeli, isyankâr…
Annesinin dediğine göre, o doğarken de böyle aniden yağmur bastırmıştı. O da hep bu yağmurun bereketine inanmış, kızı için hep güzel bir hayat düşlemiş, ona her şeyin en güzelini layık görmüştü. Şimdi ‘ne şans’ diyordu, o yolunu çizerken de gökyüzünün bu gidişe bereket yağdırması, belli etmese de korkan gözlerine çocukça, batıl bir umut konduruvermesi için…
Giderken insanın aklına hep güzel anıların gelmesi, ayrılıklardaki o yürek burkan yanılsama olmalıydı belki de. Çektiği çileler toz olup uçuşmuş, tüm sıkıntıları bir bir silinip gitmişti sanki. Nedense hep dost sohbetleri, kurtlar sofrasında bulduğu insanlık kırıntıları vardı geride bıraktıkları içinde. Ama büyük, ama derin. Hani bazen kendini evinde hissedercesine bir yaşamaktı burada hissettiği, anneyle, babayla, aslında hiç olmayan ağabeyiyle olmak gibi bir şeydi, evin sevimli kızı olmak gibi… Sahip olduğu tüm güzellikler de bu anın büyüsüne kapılmış, ayrılırken boğazında bir düğüm, “ne olur gitme, bırakma” diyen bir ses, eşikte kollarını açmış geçit vermeyen bir beden oluveriyordu ne yazık ki, yutkunup bozulacak bir düğüm, susturulacak bir ses, delip geçilecek bir beden… Kararlıydı bu kez. Yılmayacaktı. Tek duyduğu, içinden gelen “vazgeçme, az kaldı” diyen o sesti, tek dinlediği…
Biliyordu ki, yine de güzeldi insanın ardında bir şeyler, belki birkaç insan bırakırken dökülüvermesi yaşlar gözünden ve en çok da gözünden yaş gelen birilerini bulabilmesi ardında. Buruk ve gurur veren çokça, gidişine dair umut veren. Bu en büyük hediyeydi giderken eline tutuşturulan: Ardından bakakalan onlarca samimi göz…

Sıcak bir yaz günüydü. Saçlarını toplamıştı ensesinde. Makyaj yapmamıştı. Gelişigüzel bir şeyler geçirmişti üzerine, özensizce. Hani öyle çok da sevinir gibi yapamaz, kaçar gibi gidemezdi ki insan evi gibi gördüğü yerden…
Tüm eşyalar toplanmış, kutulara doldurulmuştu. Elinde, bir kısmı okunmayı bekleyen onlarca kitap. Birkaç fotoğraf sonra, birkaç söz duvarında asılı. Anısı büyük birkaç kuru çiçek, bir sinema bileti, zor zamanlarda umut veren bir deniz resmi. Birkaç telefon numarası, dost köprüsü. Eh bir de ardında güzelim adalar manzarası. Deniz kokulu şehirden gelmiş biri için belki de bırakması en zor olanı…
Her şeye son bir kez baktı giderken. İçine bir damla yaş daha aktı sonra, dudaklarını ısırdı. Bolca sustu. Kutusunun alabildiği ve bir o kadar da içine sığdıramadığı ne çok şey vardı… Kutusundan taşıp gönlüne koydukları…
Bir kez sıcacık anne kucağını bırakıp bu koca şehre gelmişti yıllar önce. İçinden büyük bir parça kopmuştu gelirken. Kabuğu koparılınca geçmeyen ve hep izi kalan bir yara gibi daha da içine kazımıştı yuvasını, şehrini. Ama bu gidiş de pek ağır gelmişti yüreğine, canını yakmıştı ilki kadar olmasa da… ‘Büyüdükçe alışmalı demek gitmelere’ demişti, ‘hatta artık başkalarının da göçüp gidişlerine…’. Hayatın korkutan, ürküten, yapayalnız bırakıp insanı hala küçük bir çocukmuş gibi hissettiren zamanlarından birini yaşıyordu yine. Bir an evvel son vermeliydi artık buna. Vakit gelmişti zaten.
Sert çarptı kapıyı. Defolup gitti.

–BE
(30.05.07)

 

 

 

Yayınlandı: on 26 Temmuz 2007 at 6:41 am Yorumlar (0)

Çiçeksin Sen Bana

Acıtmadım seni.
Koparmadan kokladım.
İçime aldım.
Vazoma değil…

–BE


Yayınlandı: on 25 Temmuz 2007 at 7:56 am Yorumlar (0)

Gidişin

O gidişin var ya,
O can yakan gidişin…
Usulca göz süzüp de uzaklara kaçtığın..
Hep kaçtığın ve asla dönmediğin,
Dönsen de bir kerecik bile bakmadığın,
Ve hiçbir bakış ummadığım,
Bilmediğim…

O gidişin var ya,
Bilmediğim yerlere gidişin…
Bilmediğim kokularda bitişin, doğuşun, başlangıcın…
Masal bu ya,
Bir de benim sende doğuşum,
Yaşayıp tükenişim ardından…
Bitişim, aralarda kalışım,
Sessizliğim, çığlığım…

O gidişin var ya,
O acele, yetişmek ister gidişin
Kopmak ister gidişin
Sevgilinin yatağına,
Yanına, yakınına…
Bana dilediğim gidişin,
Öyle ki, adını gelişle değiştirişim…

O gidişin var ya…
Ne olur temelli git artık dedirten gidişin…
Taşın yüreğimden…
Bambaşka yerlere…
Olmak istediğin tüm kollara,
Tüm yataklara,
Gönlümden ziyade…
Son ve keskin bir acıyla…
Hadi durma, git artık…
Çarp kapıyı deyişim…
Gidişim…

–BE

(09/02/2007)

Yayınlandı: on at 7:53 am Yorumlar (0)

Herkesin Yakınlığı Kendine…

Herkesin yakınlığı kendine…
Çünkü yakın sandığımız herkes uzak.
Bir nefes kadar yakınımızda, yatağımızda, önümüzde, arkamızda, bir alt katta, yan odada, karşı kapıda olan bile.
Aynı koşturmacanın içerisinde, illa ki bir yerlere yetişme telaşında, ekmek parası kaygısında, can kaygısında, sabah çıkıp akşam yorgun gelmenin tekdüzeliğinde, beyinlerimizin bu hızla uyuşmuşluğunda, belki de sırf uyuşsunlar diye bu hızda yaşamaya(!) -ya da adına yaşamak dediğimiz bu rutine- alışmaya çalıştığımız bu koca şehirde, bir an durup, ‘bir dakika, nereye gidiyoruz biz böyle’ diye kendimize sormadığımız, sorup da cevabını alamadığımız belki, belki alıp da bunu aşamadığımız o bir ana bile vaktimizin olmadığı bu yerde; tüm yakınlıklar uzak…
Hem de bazen böyle saçma gelen, amaçsız gelen ama mecbur hissettiğimiz koşuşturmacalar yüzünden…
Önce bizim kendimize olan uzaklığımız yüzünden…
“Aaa, ne kadar uzaksınız.”
“Rica ederim efendim, o sizin uzaklığınız…”
Yakınlıklar yanılsama. Gerçek olan uzaklar, uzaklıklar malesef.
Ne yazık… Ne acı…

–BE

Yayınlandı: on 24 Temmuz 2007 at 7:28 am Yorumlar (0)

Üçüncü Şahsın Şiiri

Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu ağlardım
Beni sevmiyordun bilirdim
Bir sevdiğin vardı duyardım
Çöp gibi bir oğlan ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu ağlardım
Ne vakit Maçka’dan geçsem
Limanda hep gemiler olurdu
Ağaçlar kuş gibi gülerdi
Bir rüzgar aklımı alırdı
Sessizce bir cigara yakardım
Kirpiklerini eğerdin bakardın
Üşürdüm içim ürperirdi
Felaketim olurdu ağlardım
Aksamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
Limandan bir gemi giderdi
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın
Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu ağlardım

ATTİLA İLHAN

Yayınlandı: on at 6:58 am Yorumlar (0)

Ara

Gelişinin kokusu
Gidişinin korkusuna karıştı hep..
Korku kokulum benim..
Hep aradaydın…

–BE

Yayınlandı: on 23 Temmuz 2007 at 8:27 pm Yorumlar (0)