Su’ya Dair

Okyanus dalgalarım var benim…
Anlık, dipte, dorukta
Ani
Zamansız
Yalnız dalgalarım
Saçlarımınkinden fazla.
Su yutturan bazen,
Boğan, boğduran
Nefes kesen
Durduran
Ruhumun kıyılarına çarpan hırçın dalgalarım
Sakinleşemeyen bir türlü
Takılıp kalan
Tutulup yutulan
Yutan

Okyanus dalgalarım var benim
Kurtulmak istediğim
Durulmak istediğim
Kim bilir belki bir gün
Hani ben büyüdükçe, bana kavuştukça
Ben bana tutundukça
Küçülür belki dalgalarım
Saçlarımınkiler kadar olur
Deniz gibi olurum belki o zaman
Daha ılımlı, daha …
Yaşanası belki
Huzurlu
Buluşan ve buluşturan
Nefes veren, can veren
Tat veren

Peki ya ben?
Ben küçülür müyüm
Okyanusum deniz olunca?

-BE
29/07/2010

Yayınlandı: on 29 Temmuz 2010 at 11:53 am  Yorum yapın  

En Az İki


Bir çocuk gibi ayaklarını sarkıta sarkıta oturdu kadın otobüsün koltuğuna
Ve aniden bırakıverdi kendini içindeki boşluğuna…
Sallanan minik ayakları gibi
Havada asılı kalmıştı düşünceleri
Uzandı aldı her birini eline,
Baktı durdu,

Çoğalıp dağıldı,

Bölünüp parçalandı.

Baktı ki bir bütün olmuyor onlardan

Bir yapbozun parçaları gibi belli değil yerleri

Ve aslında yok yerleri;

Hepten fırlatıp attı onları gökyüzüne.
Önce bir yıldız gibi kalakaldı hepsi yukarıda
Parlak ve yalnız.
Ve bir yıldız kayar gibi düşüverdi içindeki tüm ikirciklikler
Boş ve huzurlu.
O kadar çoklardı ki ve o kadar coşkulu
Sanki kurtuluşu şerefine düzenlenmiş bir havaifişek gösterisiydi izlenen
Kendini kendine seyredaldırdı önce

Hayran bıraktı,

Ve sonra temelli sönüp gitti
Mağrur ve gururlu.

–BE

31/03/2010

Yayınlandı: on 31 Mart 2010 at 12:39 am  Yorum yapın  

Bütün

 

Yollar evimdir bazen,
Evim geçtiğim yollar.
Gider dururum öyle,
Bekler dururum.
Tüm yollar eve ulaşmak için değil mi zaten?
Arar dururum öyle,
Bulur dururum.
Sonra yine bir yol gelir önüme
Eve giden.
Yürür dururum,
Susar dururum.
Ne ev, ne de yol.
Ne evde olmak, ne yolcu…
Sadece “olmak”tır aslolan
Her neysem
Ve neresindeysem yolun

–BE
(23/03/2010)

Yayınlandı: on 23 Mart 2010 at 3:01 am  Yorum yapın  

Hayattan Ne Öğrendim?

Ağır bir ÖSS sorusu gibiydi Esquire dergisininki…“Hayattan ne öğrendiniz?”
Verilen süre içinde aklıma gelenleri aşağıda yazdım.
Yanlışların doğruları götürmeyeceğini umuyorum:
* * *
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi…
Ağladım.
* * *
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.
* * *
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla…
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…
* * *
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
* * *
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi…
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.
* * *
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu…
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
* * *
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.
* * *
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini…
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.
* * *
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…
* * *
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi…
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…
* * *

 

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
* * *

Gerçeği öğrendim bir gün…
Ve gerçeğin acı olduğunu…
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
* * *
Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

CAN DÜNDAR

Yayınlandı: on 7 Temmuz 2008 at 11:53 am  Yorum yapın  

EGO: Çabasız Çaba

Çaba tehlikelidir ama meditasyonlar için sıkı çalışmak gerekir. Peki, çabasız sıkı çalışmak var mıdır? Çaba her zaman yarım gönüllüdür, çaba her zaman kısmidir. Bunu yapıyorsun çünkü arzu ettiğin sonucu elde etmeyi onu yapmadan başaracak hiçbir yol göremiyorsun. Herhangi bir yol olsaydı çabayı bırakır ve doğrudan sonuca sıçrardın. Kişi asla kendi gayretinde bütün değildir, olamaz. Çünkü fikir gelecektedir, sonuçtadır. Çaba gelecek odaklıdır, sonuç odaklıdır. Kişi onu sadece gelecekteki bir sonuç, bir kâr, bir hırs, iyi bir ödeme uğruna yapar.

Bu yüzden Zen ustaları çabasız çabaya ihtiyaç vardır der.

Çabasız çabayla ne demek isterler? Onlar, sıkı çalışma gereklidir ama gelecek odaklı olmamalıdır, derler. Ondan keyif almalısın. Başka bir amaç için değil; onun aracılığıyla hiçbir şey elde edilemese bile onun kendisi güzeldir. Ve bu insan zihni için yapılması en zor şeydir. Bu yüzden ben ona sıkı çalışma diyorum. En zor olan şey, bir şeyi kendisi için yapmaktır, bir şarkıyı kendisi için söylemektir, meditasyonu kendi uğruna yapmaktır, sevginin kendisi için sevmektir.

Bu insan zihni için en zor şeydir. Çünkü zihin gelecek odaklıdır. “Kendisi için mi? O zaman niye? Ondan ne çıkacak?” der. İnsanlar bana gelir ve sorarlar, “Meditasyon yapabiliriz ama ne elde edeceğiz? Biz sannyasin olabiliriz ama bundan ne çıkarımız olacak?” Zihin budur; her zaman hırslıdır.

Zihin bu, kurnazdır. O bir kez herhangi bir çeşit geleceğin ipucunu elde ettiğinde sırıtmaya başlar ve hemen onun üzerine atlar, onu yakalar. Sen artık şimdi burada değilsindir.

Meditasyonun kendisi için meditasyon. Sevginin kendisi için sevgi.

Bir güle niçin çiçek açtığını sor. O basitçe çiçek açar. Çiçek açmak çok güzeldir. Bunun bir motivasyonu yoktur. Kuşlara niçin şakıdıklarını sor. Onlar basitçe şakıyor. Onlar zevk alıyor, ondan keyif alıyor. Bunun bir amacı yok.

Zihni bırak ve neden kaybolur. En azından günde birkaç saat bazı şeyleri, o şeylerin kendisi için yapmaya devam et: Dans et, şarkı söyle, gitar çal, arkadaşlarla otur ya da sadece gökyüzünü izle. Ve en azından birkaç saatliğine zamanını asli etkinliklere adamaya devam et. Bu etkinliklerdir sıkı çalışma.

Ve biliyorum zihin tembeldir. O hayal kurmayı sever, o çalışmak istemez. Bu yüzden o sürekli olarak geleceği düşünür. Ancak zihin çok tembeldir. O sadece geleceği düşünür, böylelikle şimdiki zamandan kaçınılır ve şimdiki zamanın meydan okumalarından uzaklaşılır.

Bir fıkra duymuştum.

Nehir kıyısında yürürken bir adam, bir ağacın altında tembelce uzanan ve sudaki oltası çılgınca sallanan genç bir adama rastladı. “Hey, oltana balık vurdu.” dedi.

“Evet,” diye balıkçı ağzında geveledi. “Çekmek ister miydin?”
Yürüyen adam öyle yaptı. Tembel olan sordu, “Balığı çıkartıp yeniden kancaya yem takıp yeniden suya atar mısın?”
Bu da yapıldı ve adam şaka yollu, “Bu kadar tembel biri olarak senin için bunları yapacak birkaç çocuğun olmalıydı,” diye yorum yaptı.
“Fena fikir değil,” diye esnedi balıkçı. “Hamile bir kadını nereden bulacağıma ilişkin bir fikrin var mı?”

Zihin böyle bir şeydir; hiçbir şey yapmak istemez.

O basitçe umut der, arzular, erteler.

Gelecek, anı ertelemek için bir hiledir; gelecek şimdiki andan kaçınmak için bir hiledir. Gelecekte bir şey yapacağın yok, hayır. Çünkü aynı zihin orada olacaktır ve yarın, yarın diyecektir. Öleceksin ve hiçbir şey yapmayacaksın, sadece düşüneceksin.

Ve düşünmek senin bu yüzünü korumana yardım eder: Tembel hissetmiyorsun çünkü çok fazla yapmayı, her zaman büyük şeyler yapmayı düşünüyorsun, büyük şeyler hakkında hayal kuruyorsun ve tam şu an gerçekten yapılması gereken küçük şeyleri yapmıyorsun. Sıkı çalışma demek şimdiki zamanda olmak demektir ve şimdiki anın sana meydan okuma olarak getirdiği şeyi yapmaktır.

Sıkı çalıştığında zihnin karşısında olacaksın.
Zorluk işin kendisinde değil; iş gayet güzel bir şekilde basittir, iş son derece basittir. Zorluk senin zihin tarafından böylesine bulandırılmış olman nedeniyle onun dışına çıkmak zorunda olacağındır.

Zihin faşisttir ve zihin sürekli olarak liderler, yol gösterecek birilerini arar. Fakat gerçekten olgun bir kişi sorumluluklarını başka hiç kimseye atmaz; o kendi varlığından sorumlu olur.

Kişi varlıkta gelişmelidir aksi takdirde kişi her zaman perişan olacaktır.

Zihin dışarıdan şartlandırılmıştır; o dışardan yönetilebilir. Zihinsizliğin içinde büyümelisin, sadece o zaman dışardan yönetilemezsin.

Sadece zihinsiz bir insan özgür ve bağımsız bir insandır. O basitçe özgürdür. Amerikalı, Hintli, Alman … Bunlar senin hapishanelerinin adıdır, bunlar senin özgür gökyüzün değildir. Bunlar içinde uçulacak gökler değil, bunlar içinde kalınacak hapishanelerdir.

Özgür bir insan başka hiç kimseye değil, kendisine aittir. Özgür bir insan ismi olmayan, cismi olmayan, ırkı olmayan, ulusu olmayan basit bir enerjidir. Ulusların ve ırkların günleri geçti. Bireyin günleri geliyor.

Daha iyi bir dünyada Almanlar, Hintliler, Hindular, Hıristiyanlar olmayacaktır; saf bireyler olacaktır, mükemmel bir şekilde özgür, kendi tarzlarıyla yaşayan, hiç kimsenin hayatını rahatsız etmeyen ve hiç kimsenin kendi hayatlarını rahatsız etmesine izin vermeyen.

Bir zihin son derece kurnazdır. O her şeyi rasyonelleştirir.

Zihnin tuzaklarına dikkat et. Ve ne kadar uyanık hale gelirsen, o kadar anın içinde, eylemin içinde bütünüyle yaşayabilir olacaksın. O zaman herhangi bir motivasyon yoktur: Onu yaparsın çünkü onun içindeyken haz alıyorsun. Ve bu yüzden ben ona en zor iş diyorum.

Zihnin dışına çıkmak en zor iştir. Ancak o bir çaba değildir, o farkındalıktır, o yoğun bir uyanıklıktır.

OSHO-Ego kitabından…

 

Yayınlandı: on 11 Haziran 2008 at 1:57 pm  Yorum yapın  

Osho'dan Olgunluk Üzerine

Tadımız yok, çünkü olmamız gerektiği gibi değiliz.

Herkes burukluk hissediyor, çünkü herkes olması gereken hayatın bu olmadığını hissediyor; şayet hepsi buysa o zaman o bir hiçtir. Onda daha fazlası olmak zorunda ve bu fazla olan şey bulunmadığı müddetçe kişi bu acı tattan kurtulamayacak. Bu tatsızlık yüzünden öfke, kıskançlık, şiddet, nefret; her türden olumsuzluk gelir. Kişi sürekli olarak şikâyet eder ama gerçek memnuniyetsizlik başka bir yerde, derindedir. Bu, varoluşa karşı yapılan bir şikâyettir: “Burada ne yapıyorum? Neden buradayım? Hiçbir şey olmuyor. Niçin zorla canlı olmak zorundayım çünkü hiçbir şey olmuyor.” Zaman akıp gidiyor ve hayat hiçbir mutluluk olmadan, olduğu gibi kalıyor. Acı tatlar yaratıyor.


Yaşlı insanların tatsızlaşması rastlantısal değildir. Kendi anne babanız bile olsa yaşlı insanlarla yaşamak çok zordur. Onların tüm hayatları çöpe gittiği ve çok tatsız hissediyor oldukları basit gerçeği yüzünden o çok zordur. Olumsuzluklarını kusmak için herhangi bir bahanenin üzerine atlarlar; herhangi bir şey üzerine çıldırırlar ve bağırıp çağırırlar. Çocukların mutlu olmasına, dans etmesine, şarkı söylemesine, zevkten bağırmasına müsamaha göstermezler; buna katlanamazlar. Bu onlar için bir sıkıntı kaynağıdır, çünkü onlar hayatlarını boşa harcadılar. Ve esasında onlar “bize sıkıntı verme” derken, aslında en basitinden, “Nasıl bu kadar keyifli olmaya cüret edersin!” diyorlar. Onlar genç insanlara karşıdır ve gençler ne yaparsa yapsın, yaşlı insan onların yanlış yaptığını düşünür.

Aslen onlar yaşam denilen şeyin kendisi hakkında tatsız hissediyorlar ve bahaneler uydurmaya devam ediyorlar. Tatsız olmayan yaşlı bir insan bulmak çok ender bir şeydir; bu onun gerçekten güzel bir şekilde yaşadığı, gerçekten bir yetişkin olduğu anlamına gelir. Yaşlı insanların, genç insanların hiç sahip olamayacağı inanılmaz bir güzelliği vardır. Onların belli bir olgunluğu, olgunlaşmışlığı vardır; onların mevsimi gelmiştir. Onlar o kadar çok görmüş ve o kadar çok yaşamışlardır ki Tanrıya sonsuz derecede minnettarlardır.

Ama bu türden bir yaşlı insanı bulmak çok zordur; çünkü bunun anlamı, bu adamın bir Buda, bir İsa olduğudur. Yalnızca uyanmış bir kişi yaşlılığında tatsız olmaz; çünkü ölüm geliyordur, hayat gitmiştir, kişinin mutlu olması için ne kalmıştır? Kişi yalnızca öfkelidir.

Kızgın genç adamlar duymuşsundur ama gerçekte hiçbir genç adam yaşlı insanlar kadar öfkeli olamaz. Kimse öfkeli yaşlı adamlardan söz etmez ama benim kendi deneyimim – genç insanları, yaşlı insanları izledim – hiç kimsenin yaşlı birisi kadar öfkeli olmayacağıdır.

Tatsızlık bir cahillik halidir. Onun ötesine geçmelisin, seni ötesine geçirecek bir köprüye dönüştürecek olan farkındalığı öğrenmek zorundasın. Ve bu geçmenin ta kendisi bir devrimdir. Tüm şikâyetlerin, tüm hayırların ötesine gerçekten geçtiğin anda, muhteşem bir evet – sadece evet, evet, evet – muhteşem güzellikte bir koku ortaya çıkar. Tatsızlık olan enerjinin kendisi güzel bir kokuya dönüşür.

 

OSHO - Olgunluk kitabından…

Yayınlandı: on 11 Haziran 2008 at 9:57 am  Yorum yapın  

Osho’dan Olgunluk Üzerine

Tadımız yok, çünkü olmamız gerektiği gibi değiliz.

Herkes burukluk hissediyor, çünkü herkes olması gereken hayatın bu olmadığını hissediyor; şayet hepsi buysa o zaman o bir hiçtir. Onda daha fazlası olmak zorunda ve bu fazla olan şey bulunmadığı müddetçe kişi bu acı tattan kurtulamayacak. Bu tatsızlık yüzünden öfke, kıskançlık, şiddet, nefret; her türden olumsuzluk gelir. Kişi sürekli olarak şikâyet eder ama gerçek memnuniyetsizlik başka bir yerde, derindedir. Bu, varoluşa karşı yapılan bir şikâyettir: “Burada ne yapıyorum? Neden buradayım? Hiçbir şey olmuyor. Niçin zorla canlı olmak zorundayım çünkü hiçbir şey olmuyor.” Zaman akıp gidiyor ve hayat hiçbir mutluluk olmadan, olduğu gibi kalıyor. Acı tatlar yaratıyor.


Yaşlı insanların tatsızlaşması rastlantısal değildir. Kendi anne babanız bile olsa yaşlı insanlarla yaşamak çok zordur. Onların tüm hayatları çöpe gittiği ve çok tatsız hissediyor oldukları basit gerçeği yüzünden o çok zordur. Olumsuzluklarını kusmak için herhangi bir bahanenin üzerine atlarlar; herhangi bir şey üzerine çıldırırlar ve bağırıp çağırırlar. Çocukların mutlu olmasına, dans etmesine, şarkı söylemesine, zevkten bağırmasına müsamaha göstermezler; buna katlanamazlar. Bu onlar için bir sıkıntı kaynağıdır, çünkü onlar hayatlarını boşa harcadılar. Ve esasında onlar “bize sıkıntı verme” derken, aslında en basitinden, “Nasıl bu kadar keyifli olmaya cüret edersin!” diyorlar. Onlar genç insanlara karşıdır ve gençler ne yaparsa yapsın, yaşlı insan onların yanlış yaptığını düşünür.

Aslen onlar yaşam denilen şeyin kendisi hakkında tatsız hissediyorlar ve bahaneler uydurmaya devam ediyorlar. Tatsız olmayan yaşlı bir insan bulmak çok ender bir şeydir; bu onun gerçekten güzel bir şekilde yaşadığı, gerçekten bir yetişkin olduğu anlamına gelir. Yaşlı insanların, genç insanların hiç sahip olamayacağı inanılmaz bir güzelliği vardır. Onların belli bir olgunluğu, olgunlaşmışlığı vardır; onların mevsimi gelmiştir. Onlar o kadar çok görmüş ve o kadar çok yaşamışlardır ki Tanrıya sonsuz derecede minnettarlardır.

Ama bu türden bir yaşlı insanı bulmak çok zordur; çünkü bunun anlamı, bu adamın bir Buda, bir İsa olduğudur. Yalnızca uyanmış bir kişi yaşlılığında tatsız olmaz; çünkü ölüm geliyordur, hayat gitmiştir, kişinin mutlu olması için ne kalmıştır? Kişi yalnızca öfkelidir.

Kızgın genç adamlar duymuşsundur ama gerçekte hiçbir genç adam yaşlı insanlar kadar öfkeli olamaz. Kimse öfkeli yaşlı adamlardan söz etmez ama benim kendi deneyimim – genç insanları, yaşlı insanları izledim – hiç kimsenin yaşlı birisi kadar öfkeli olmayacağıdır.

Tatsızlık bir cahillik halidir. Onun ötesine geçmelisin, seni ötesine geçirecek bir köprüye dönüştürecek olan farkındalığı öğrenmek zorundasın. Ve bu geçmenin ta kendisi bir devrimdir. Tüm şikâyetlerin, tüm hayırların ötesine gerçekten geçtiğin anda, muhteşem bir evet – sadece evet, evet, evet – muhteşem güzellikte bir koku ortaya çıkar. Tatsızlık olan enerjinin kendisi güzel bir kokuya dönüşür.

 

OSHO - Olgunluk kitabından…

Yayınlandı: on 11 Haziran 2008 at 9:57 am  Yorum yapın  

Eckhart Tolle'den -2

İllüzyon Benlik

“Ben” kelimesi, nasıl kullanıldığına bağlı olarak, hem en büyük hatayı hem de en derin gerçeği içinde barındırır. Geleneksel kullanımıyla, dilde en sık kullanılan kelimelerden biri olmakla kalmaz (“benim”, “benimki”, “kendim” gibi ilgili kelimelerle birlikte), aynı zamanda da en büyük hatalardan biridir. Normal günlük kullanımında “ben”, önemli bir hatayı, kim olduğunuzla ilgili bir yanlış kanıyı, sahte bir kimlik duygusunu da beraberinde getirir. Bu egodur.
“Ben” dediğinizde genellikle sözünü ettiğiniz şey gerçek kimliğiniz değildir. İnanılmaz bir basitleştirmeyle, “ben” dediğiniz her seferinde gerçek kimliğinizin derinliğini, zeihninizdeki “ben” düşüncesiyle ve “ben”i tanımladığınız her şeyle karıştırırsınız. Peki “ben” kelimesini ve “benim”, “benimki”, “kendim” gibi ilgili kelimeleri kullandığınızda genel olarak sözünü ettiğiniz şey nedir?
Bir çocuk anne-babasının ağzından ismini duyduğunda, zaman içinde bu kelimeyle bir özdeşlik kazanır ve zihninde kimliğiyle ilgili bir düşünce biçimlenir. O aşamada, bazı çocuklar kendilerinden üçüncü şahısmış gibi söz ederler. “Johnny acıktı.” Çok geçmeden, büyülü “ben” kelimesini öğrenirler ve kendi kimlikleriyle özdeşleştirdikleri isimlerinin yerine bu kelimeyi geçirirler. Sonra başka düşünceler gelerek ilk “ben” düşüncelerini, bir şekilde “ben”in parçaları olan düşüncelerle birleştirmelidir. Bu, kendini nesnelerle tanımlamadır ama zaman içinde, nesnelere benlik duygusu katan bu kelimeler, gerçek kimliği ortadan kaldırır. “Benim” oyuncağım kırıldığında ya da kaybolduğunda, korkunç bir acı hissedilir. Bunun nedeni oyuncağın çok özel bir değere sahip olması değil – çocuk çok geçmeden oyuncağa olan ilgisini kaybedecek ve yerine başka oyuncakları geçirecektir – “benim” düşüncesidir. Oyuncak, çocuğun gelişmekte olan “ben” düşüncesiyle ya da diğer bir deyişle benlik duygusuyla özdeşleşmiştir.
Dolayısıyla, çocuk büyürken ilk “ben” düşüncesi, başka düşünceleri kendine çekmeye başlar: Kendini cinsiyetle, mülkiyetle, vücuduyla, milliyetiyle, ırkıyla, diniyle, mesleğiyle tanımlar. “Ben”in kendini tanımladığı diğer şeyler, bilgi ya da görüşler, sevilen ve sevilmeyenler üreten rollerledir; baba, anne, karı-koca vb gibi. Geçmişte başıma gelenler “bana” olanlardır ve bu anıların düşünceleri “ben” düşüncesiyle birleşerek “ben ve geçmişim” duygusunu yaratırlar. Bunlar, insanların kimlik duygularını aldıkları şeylerden sadece bazılarıdır. Sonuçta benlik duygusunun eklendiği ve rasgele bir arada tutulan düşüncelerden daha fazlası değildirler. Bu zihinsel yapı, normalde “ben” derken kastettiğiniz şeydir. Daha açık söylemek gerekirse: “Ben” dediğinizde çoğu zaman konuşan siz değilsinizdir; o zihinsel yapının, ego-benliğin bazı yönleridir. Uyanışı gerçekleştirdiğinizde, yine zaman zaman “ben” kelimesini kullanacaksınız ama bunu benliğinizin çok daha derinlerinden hissederek yapacaksınız.

Egonun İçeriği ve Yapısı

Ego zihni tamamen geçmişle şartlanır: Şartlanması iki bölümlüdür: İçeriği ve yapısı.
Oyuncağı kırıldığı ya da kaybolduğu için derin acı duyarak ağlayan bir çocuğun durumunda, oyuncak içeriktir. Yerini başka bir oyuncak ya da başka bir nesne alabilir. Kendinizi birlikte tanımladığınız içerik, çevreniz büyürken yaşadıklarınız ve parçası olduğunuz kültürle şartlanır. Çocuk zengin ya da yoksul olsun, oyuncak hayvan biçiminde oyulmuş bir tahta parçası ya da karmaşık özelliklere sahip elektronik bir alet olsun, kaybının neden olduğu acı değişmez. Böylesine büyük bir acının oluşmasının nedeni, “benim” kelimesinde gizlidir ve bu da yapısaldır. Kişinin kendi kimliğini bir eşyaya bağlamak yönündeki bilinçaltı eğilimi, ego zihnin yapısıdır.
Egonun kendini var ettiği en temel zihin yapılarından biri, kimlik tanımlamadır. İngilizce “identification” yani “kimlik tanımlama” ifadesi, Latince “aynı” anlamına gelen “idem” ve “yapmak” anlamına gelen “facere” kelimelerinden türemiştir. Dolayısıyla kendimi bir şeyle tanımladığımda, onu “aynı yaparım”. Neyle aynı? Kendimle aynı. Ona bir benlik duygusu veririm ve böylece benim “kimliğim”in bir parçası haline gelir. Kimlik tanımlamanın en basit hallerinden biri, eşyalarla tanımlamadır: Oyuncağım daha sonraları arabam, evim, giysilerim vb haline gelir. Kendimi nesnelerle tanımlamaya çalışırım ama asla başaramam ve sonunda kendim onların içinde kaybolurum. Bu, egonun kaçınılmaz yazgısıdır.

Eckhart Tolle – Var Olmanın Gücü

Yayınlandı: on 12 Mart 2008 at 6:45 pm  Yorum yapın  

Eckhart Tolle’den -2

İllüzyon Benlik

“Ben” kelimesi, nasıl kullanıldığına bağlı olarak, hem en büyük hatayı hem de en derin gerçeği içinde barındırır. Geleneksel kullanımıyla, dilde en sık kullanılan kelimelerden biri olmakla kalmaz (“benim”, “benimki”, “kendim” gibi ilgili kelimelerle birlikte), aynı zamanda da en büyük hatalardan biridir. Normal günlük kullanımında “ben”, önemli bir hatayı, kim olduğunuzla ilgili bir yanlış kanıyı, sahte bir kimlik duygusunu da beraberinde getirir. Bu egodur.
“Ben” dediğinizde genellikle sözünü ettiğiniz şey gerçek kimliğiniz değildir. İnanılmaz bir basitleştirmeyle, “ben” dediğiniz her seferinde gerçek kimliğinizin derinliğini, zeihninizdeki “ben” düşüncesiyle ve “ben”i tanımladığınız her şeyle karıştırırsınız. Peki “ben” kelimesini ve “benim”, “benimki”, “kendim” gibi ilgili kelimeleri kullandığınızda genel olarak sözünü ettiğiniz şey nedir?
Bir çocuk anne-babasının ağzından ismini duyduğunda, zaman içinde bu kelimeyle bir özdeşlik kazanır ve zihninde kimliğiyle ilgili bir düşünce biçimlenir. O aşamada, bazı çocuklar kendilerinden üçüncü şahısmış gibi söz ederler. “Johnny acıktı.” Çok geçmeden, büyülü “ben” kelimesini öğrenirler ve kendi kimlikleriyle özdeşleştirdikleri isimlerinin yerine bu kelimeyi geçirirler. Sonra başka düşünceler gelerek ilk “ben” düşüncelerini, bir şekilde “ben”in parçaları olan düşüncelerle birleştirmelidir. Bu, kendini nesnelerle tanımlamadır ama zaman içinde, nesnelere benlik duygusu katan bu kelimeler, gerçek kimliği ortadan kaldırır. “Benim” oyuncağım kırıldığında ya da kaybolduğunda, korkunç bir acı hissedilir. Bunun nedeni oyuncağın çok özel bir değere sahip olması değil – çocuk çok geçmeden oyuncağa olan ilgisini kaybedecek ve yerine başka oyuncakları geçirecektir – “benim” düşüncesidir. Oyuncak, çocuğun gelişmekte olan “ben” düşüncesiyle ya da diğer bir deyişle benlik duygusuyla özdeşleşmiştir.
Dolayısıyla, çocuk büyürken ilk “ben” düşüncesi, başka düşünceleri kendine çekmeye başlar: Kendini cinsiyetle, mülkiyetle, vücuduyla, milliyetiyle, ırkıyla, diniyle, mesleğiyle tanımlar. “Ben”in kendini tanımladığı diğer şeyler, bilgi ya da görüşler, sevilen ve sevilmeyenler üreten rollerledir; baba, anne, karı-koca vb gibi. Geçmişte başıma gelenler “bana” olanlardır ve bu anıların düşünceleri “ben” düşüncesiyle birleşerek “ben ve geçmişim” duygusunu yaratırlar. Bunlar, insanların kimlik duygularını aldıkları şeylerden sadece bazılarıdır. Sonuçta benlik duygusunun eklendiği ve rasgele bir arada tutulan düşüncelerden daha fazlası değildirler. Bu zihinsel yapı, normalde “ben” derken kastettiğiniz şeydir. Daha açık söylemek gerekirse: “Ben” dediğinizde çoğu zaman konuşan siz değilsinizdir; o zihinsel yapının, ego-benliğin bazı yönleridir. Uyanışı gerçekleştirdiğinizde, yine zaman zaman “ben” kelimesini kullanacaksınız ama bunu benliğinizin çok daha derinlerinden hissederek yapacaksınız.

Egonun İçeriği ve Yapısı

Ego zihni tamamen geçmişle şartlanır: Şartlanması iki bölümlüdür: İçeriği ve yapısı.
Oyuncağı kırıldığı ya da kaybolduğu için derin acı duyarak ağlayan bir çocuğun durumunda, oyuncak içeriktir. Yerini başka bir oyuncak ya da başka bir nesne alabilir. Kendinizi birlikte tanımladığınız içerik, çevreniz büyürken yaşadıklarınız ve parçası olduğunuz kültürle şartlanır. Çocuk zengin ya da yoksul olsun, oyuncak hayvan biçiminde oyulmuş bir tahta parçası ya da karmaşık özelliklere sahip elektronik bir alet olsun, kaybının neden olduğu acı değişmez. Böylesine büyük bir acının oluşmasının nedeni, “benim” kelimesinde gizlidir ve bu da yapısaldır. Kişinin kendi kimliğini bir eşyaya bağlamak yönündeki bilinçaltı eğilimi, ego zihnin yapısıdır.
Egonun kendini var ettiği en temel zihin yapılarından biri, kimlik tanımlamadır. İngilizce “identification” yani “kimlik tanımlama” ifadesi, Latince “aynı” anlamına gelen “idem” ve “yapmak” anlamına gelen “facere” kelimelerinden türemiştir. Dolayısıyla kendimi bir şeyle tanımladığımda, onu “aynı yaparım”. Neyle aynı? Kendimle aynı. Ona bir benlik duygusu veririm ve böylece benim “kimliğim”in bir parçası haline gelir. Kimlik tanımlamanın en basit hallerinden biri, eşyalarla tanımlamadır: Oyuncağım daha sonraları arabam, evim, giysilerim vb haline gelir. Kendimi nesnelerle tanımlamaya çalışırım ama asla başaramam ve sonunda kendim onların içinde kaybolurum. Bu, egonun kaçınılmaz yazgısıdır.

Eckhart Tolle – Var Olmanın Gücü

Yayınlandı: on 12 Mart 2008 at 6:45 pm  Yorum yapın  

Eckhart Tolle'den -1

“Radikal bir krizle karşılaştığında, eski varlığını sürdürme, başkalarıyla ve etrafını saran doğayla iletişim kurma yolları işe yaramadığında, hayatta kalma olasılığı aşılması imkansız gibi görünen sorunlarla tehdit edildiğinde, bir canlı – ya da bir canlı türü – ya ölür, ya yok olur ya da evrimsel bir sıçrama yaparak sınırlarının üzerine çıkar.

Dünya nüfusunun büyük bir bölümü, şimdi insanlığın çok önemli bir seçim yapmak zorunda olduğunu görebiliyor ya da görecek: Evrim geçir ya da yok ol. İnsanlığın şimdilik küçük ama giderek artan bir yüzdesi, eski egoist zihin kalıplarını kırarak yeni bir bilinç boyutuna ulaşmaya başladı bile.
Şimdi yükselen şey yeni bir din, yeni bir inanç sistemi, ruhsal ideoloji ya da mitoloji değil. Sadece mitolojilerin değil, ideolojilerin ve inanç sistemlerinin de sonuna geliyoruz. Değişim, zihninizin algılayabileceğinden çok daha derinlere uzanıyor. Aslında, bu yeni bilincin merkezinde, düşüncenin ötesine geçebilme, kendi benliğinizde düşünceden çok daha geniş bir boyutu algılayabilme yeteneği yatıyor. Artık kimliğinizi, benlik duygunuzu o kadar önemsemeyecek, kendiniz olarak algıladığınız eski bilinç yapınızdan uzaklaşacaksınız. ‘Kafamdaki ses’in ben olmadığını anlamak ne de büyük bir özgürlük! Peki o zaman ben kimim? Düşünceden önceki farkındalık, düşüncenin, duyguların ya da duyusal algıların gerçekleştiği boşluk.
Ego şundan daha fazlası değildir: Öncelikle düşünce kalıpları anlamına gelen biçimle tanımlama. Eğer kötülüğün herhangi bir geçekliği varsa – üstelik mutlak değil, görece bir geçeklik- onun tanımı da şu olabilir: Tam bir biçimle tanımlara; fiziksel biçimler, düşünce biçimleri ve duygusal biçimler. Bu durum, bütünle bağlantılı olduğumu tamamen unutmama ve yadsımama, başkalarıyla ve Kaynak ile bağlantımı kaybetmeme neden olur. İşte bu unutkanlık acı çekmek, aldanmaktır. Düşüncelerimi, söylediklerimi ve yaptıklarımı bu ayrılık illüzyonu belirlediğinde, nasıl bir dünya yaratırım? Bunun cevabını bulmak için, insanların birbirleriyle iletişimlerine bakın, bir tarih kitabı okuyun ya da akşam haberlerini seyredin.
Eğer insan zihninin yapısı değişmeden kalırsa, sürekli olarak aynı dünyayı, aynı kötülükleri ve aynı delilikleri yaratıp duracağız.
Dünya, biçimin dış ifadesidir ve içtekinin bir yansımasıdır. Kolektif insan bilinci ve gezegenimizdeki yaşam, özünde birbirine bağlıdır. ‘Yeni bir cennet’ insan bilincinin değişim geçirmesidir ve ‘yeni bir dünya’ bunun fiziksel alemdeki yansıması olacaktır. İnsan hayatı ve insan bilinci, gezegenin yaşamıyla bağlantılı olduğundan, eski bilinç çözülürken, gezegenin birçok yerinde de coğrafi ve iklimsel değişimler yaşanacaktır ve bunlardan bazılarını görmeye başladık bile.”

Eckhart Tolle – Var Olmanın Gücü

Yayınlandı: on 12 Mart 2008 at 10:51 am  Yorum yapın  
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.